29 Ocak 2008 Salı
Acıkanlar Bir Parça Alabilir...
23 Ocak 2008 Çarşamba
Okumanızı Özellikle Tavsiye Ediyorum
Buyrun buradan okuyabilirsiniz...
21 Ocak 2008 Pazartesi
Soygun Nasıl Yapılır?
17 Ocak 2008 Perşembe
Liseden Bir Seçme Vukuat Daha...
Neyse hastalık bahane edip boş bıraktım bir süre daha boş kalmasın burası diye Çocukken blogunda daha önceden yazdığım bir yazıyı daha, Patron Mustafa Can'ın insaflı, hoşgörülü, sevecen, iyi niyetli yanına sığınıp, yayınlıyorum. Okul maceralarımın ikincisi olsun bu yazı, 3. sünde de hocalardan bir kesit sunarım artık :P
Yılllaaarrr önce, Lise sondayız, öss telaşı ile ortalıkta geziniyoruz. Fen Lisesi olduğumuz için hocalar il çapındaki, Türkiye çapındaki denemelerden hep iyi sonuçlar almamız gerektiğini söyleyip kasarlardı bizi . Öğrenci milleti illa bir taraftan muziplik yapacak yoksa rahat edermi hiç ((: Cevap kağıdına farklı isim kodlamalar, cevap kağıdındaki kutucukları doldurarak tavşan v.b. figürler yapmaya çalışmak gibi klasik olaylardan başka farklı ve yeni fikirler çıkarırdık her sınavda ((:
Bir gün M.E.B. in saçma sapan denemelerinden birindeydik yine. Yanımda Saygın diye bir arkadaş oturuyor. Sınavın ortasında dedik ki bi geyik yapmak lazım ama ne olsun??? Aklımıza süper bir fikir geldi. Saygın ismini "üfürükten teyyare" olarak kodladı, ben "Selam söyle o yare", önümüzde oturan Yasin ve Ali de "Yarin başı ağrımış","Bulacağız bir çare" diye kodladılar. Tek sorun vardı bunları alt alta getirmemiz lazımdı. Hemen aklıma çözüm yolu geldi. Sonuçta liste bilgisayardan otomatik sıralanıyordu ve bizde isimlerin başına nokta koyarsak noktayı "A,B,C..." gibi karakter sayacak ve alt alta sıralayacaktı ve son mısranın başına noktadan sonra "Z " koyduğumuzda ise satırlar tam istediğimiz gibi sıralanacak ve işlem tamam olacaktı. Ayrıca dikkat çekmesin diye isim yazılan yere normal uydurma isimler yazdık(sonuçta değerlendiren bilgisayar kutucukda yazanı değil kodlanan kısmı dikkate aldığı için sıkıntı olmayacaktı da) :P Sınav bitti haftalar sonra sonuçlar geldi. Gelen listenin sonunda bizim isimlerimiz yer alıyordu:
İsim___________________ Doğru ____ Yanlış_____ Net
.ÜFÜRÜKTEN TEYYARE...................................................
.SELAM SÖYLE O YARE...................................................
.YARİN BAŞI AĞRIMIŞ.....................................................
.ZBULACAĞIZ BİR ÇARE.................................................
son sayfada olduğumuzdan hocalar hiç bakmamış dağıtmıştı tüm okula listelerin örnekleri, panolara felan da asılmıştı. Sonradan müdür yrd. "Bu terbiyesizlerin kim olduklarını biliyoruz, gerekli işlemler yapılacak haklarında" demiş olsada biz bunların kuru sıkı laflar olduğunu biliyorduk ve de yapacağımızı yapmış çoktan deneme sınavındaki taklit isim furyasında yeni bir çığır açmıştık ((:
12 Ocak 2008 Cumartesi
Kopya Çekmek mi?? Haşşaaaaa!!!
Daha önceden bir kaç yerde bundan yıllar yıllar önce Çankırı da Süleyman Demirel Fen Lisesi’nde okumuş olduğumdan bahsetmiştim, bilenler bilir. Her neyse, gayet güzel ve her saniyesinde ilginç bir hikaye yaşanan 3 yıl geçirmiştim orada. Öyle bir şey ki sanki yapılan o sınavda (LGS, OKS yerine o sene O.Ö.S.S. gibi bir şey deniliyordu) bilgi ölçerken “atraksiyon” potansiyeli yüksek olanları özellikle seçmişlerdi. Hatta onlardan bizim okula girenlerinde geyik potansiyeli hat safhada olanları da bizim sınıfa toplamışlardı. Zaten yurtta kaldığımız için erkekler olarak hemen hemene 24 saatimiz beraber geçtiği için mevcut geyik ve muziplik potansiyelimiz katlanarak artıyordu. Ancak geyik bir yana birbirimize destek konusu çok daha öne çıkan bir husustu. Eeee destek iyi günde, kötü günde ve tabi ki “Sınavlarda” da üst düzeydeydi. Ancak hocaların bu desteği “Çirkin bir şey” olarak görmesi her zaman bizi üzen bir durum olmuştu. Hatta inanmazsınız bu desteği “kopya” olarak algılayan hocalarımız bile vardı, evet evet kopya olarak görüyordu bazı hocalar. Bakın bir örnek olay anlatayım siz de göreceksiniz ki bizim yaptıklarımız tamamen kopyadan başka bir şeydi...
Lisedeki 3 yıl boyunca (1 - 2 istisna hariç) en çok destek ihtiyacını duyduğumuz dersimiz İngilizceydi. Her ne kadar Fen Lisesi de olsak en yüksek ders saati ingilizcenindi. Lise 2 deydik ve ingilizcede son sınav gelmişti. Sınav test olacaktı. Sınıftaki arkadaşlardan birinin ingilizcesi çok iyidi, geri kalanların büyük kısmının ise uzmanlık alanı farklı konulardı, ingilizce konusuda uzmanlık dışında kalıyordu. Eee son sınav, çoğumuzun yüksek notla geçebilmesi için iyi bir not alması gerekiyor. Tabi durum böyle olunca acil destek çalışmalarına girişmek gerekliliği ortaya çıktı. Bir süre düşünüp ve fikir paylaşımı yaptıktan sonra ilgili çalışmalara giriştik. Bu destek çalışmaları kapsamında bir kalem kutusuna sığabilecek büyüklükte üzerinde ufak bir mikrofon sistemi olan radyo vericisi yapıp kalem kutusuna koyuldu. Sınav sırasında bu kalem kutusu ingilizcesi iyi olan arkadaşın (DataBase'in :P) önüne koyuldu, o sınavda cevapları hafif fısıltıyla kalem kutusuna (vericideki ses alıcı kısıma) söyleyecekti, biz de "walkman" lerimizi vericinin frekansa ayarladık, kulaklıklarını da ceketlerin koluna sokup sakladık. Sınavın son 10 dk. sında arkadaş cevapları vermeye bizde kafamızı elimize dayayıp çaktırmadan cevapları radyodan dinleyerek almaya başladık. Tabi dikkat çekmemek için herkese 2 şer sayı verildi o numaralı soruları yanlış yapcaktı özellikle, zira hoca herkesin aynı puanı almasından kıllanabilirdi. Sonuçta destek çabaları sonuç verdi herkes sadece 2 yanlış yapıp 90 aldı ortalamalarımız da çok keyif verici oldu, ayrıca da bu olay mükemmel bir eğlence oldu bize. :P (((:
Şimdi, elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, bu yaptığımızın neresi "kopya", kim diyebilir ki bu yaptığımız kopya çekmek. Sorarım size bu çaba, emek, uğraş, organizasyon, fikir ve destek çalışmasına kopya demek insafsızlık olmaz mı??? Yanlış mıyım?? Bu yaptığımız kopyadan apayrı bir şey değil mi ama??? (((((:
Not: Bu yaptığımızdan hiç bir hocanın haberdar olmamış olması, falso vermeden temiz bir şekilde işin içinden çıkmış olmamız sebebiyle bu yaptığımıza hocalardan kopya çekmek diyen olmadı, olamadı, ama haberdar olsalardı kesinlikle bu çabaya çamur atıp(!) kopya derlerdi :P :P
7 Ocak 2008 Pazartesi
Sen Neymişsin Be Yeşilçam
Eveeettt... En son yazımda "Süperman Dönüyor" filminden bir kaç görüntü paylaşmıştım sizinle ve devamında Yeşilçam'da bu tarz uyarlama filmlerin aslında çok olduğunu ve bir kısmını sizlerle paylaşacağımı söylemiştim. 2 gündür ciddi bir araştırma yaptım ve birazdan okuyacağınız listeyi oluşturdum. Bakın inceleyin Listenin sonunda da ufak bir anı yer alıyor, o anı da bu filmlerin çekildiği dönemi çok güzel özetliyor, es geçmeyin okuyun derim (((:
Ufak bir rica: Liste ilginizi çeker, bir yerlerde paylaşacak olursanız, en azından kaynak göstermenizi rica ediyorum (((:
Tarzan İstanbulda1952
Orhan Atadeniz Filmi
Konu Tarzan'ın İstanbul macerası.
Eser Edgar Rice Burrougs'un çizdiği çizgi romandan
Drakula İstanbul'da1953
Mehmet Muhtar Filmi
Konu Drakula'yı öldürüp Alman kızıyla aşk yaşayan bıçkın bir delikanlının öyküsü.
Eser Brahm Stoker'in "Dracula" adlı romanından
Görünmeyen Adam İstanbul'da1955
Lütfi Ö. Akad Filmi
Konu Karısını öldüren asistan Ali ile, Kimyager Cemil'in macera öyküsü.
Eser H. G. Wells'in "The Invisible Man-Görünmeyen Adam" adlı romanından
Örümcek Adam1966
Cevat Okçugil Filmi
Konu Polise ve bağımlı olduğu şebekeye ikili oynayan örümcek adamın macerası.
Eser Spiderman Çizgi Romanından
Fantoma, İstanbulda Buluşalım1967
Natuk Baytan Filmi
Konu İstanbul'da karşılanan Fantoma ile Yarasa adamın fantezisi.
Baytekin Fezada Çarpışanlar 1967
Şinasi Özonuk Filmi
Konu Baytekin'in feza macerası
Eser Alex Raymond'un "Flash" isimli çizgi romanlarından
Mandraki Killinge Karşı1967
Oksal Pekmezoğlu Filmi
Konu Tatilini geçirmek üzere İzmir'e gelen bir Hintli prensesle Mandrake ve Killing'in macerası.
Eser Killing foto romanları dizisiyle, Lee Falk'ın çizgi romanlarından
- Killing Ölüler Konuşmaz 1967
- Killing İstanbul'da 1967
- Killing Frankeştayne Karşı 1967
- Killing Canilere Karşı1967
- Killing Ölüm Saçıyor1971
Binbaşı Tayfun 1968
Tolgay Ziyal Filmi
Eser Captain America adlı çizgi romanlardan
Kızıl Maske1968
Tolgay Ziyal Filmi
Eser Sy. Barry'nin çizgi romanlarından
Kızıl Maske 1968
Çetin İnanç Filmi
Konu Babası öldürülen bir gencin intikam öyküsü.
Eser Sy.Barry'nin çizgi romanlarından
Aynı sene iki farklı kızıl maske filmi çekilmiş o sebeple iki tane kızıl maske aynı senede var, bende bir yanlışlık yok yani :P
Zagor1970
Mehmet Aslan Filmi
Konu Zagor'un maceralarının öyküsü.
Eser "Zagor" adlı çizgi romandan
- Zagor Kara Bela1971
- Zagor Kara Korsanın Hazineleri 1971
Sınderella Kül Kedisi (Renkli) 1971
Süreyya Duru Filmi
Konu Sinderalla ile rüyasında gördüğü Prensin aşk öyküsü.
Eser Perrault'un "Kül Kedisi" adlı masalından
Kızıl Maskenin İntikamı1971
Cevit Yürüklü Filmi
Konu Arkadaşını öldüren Kont'un peşine düşen Kızılmaske'nin intikam öyküsü.
Eser Sy. Barry'nin çizgi romanlarından
Süper Adam1971
Cahit Yürüklü Filmi
Konu Beyaz zehir kaçakçılığı yapan bir çeteyle kıyasıya mücadele eden süper adamın macerası.
Eser "Superman" çizgi romanlarından
Bombala Oski Bombala 1972
Çetin İnanç Filmi
Konu Yerli bir Roket Adam öyküsü.
Kaplan Kadın Dehşet Adasında1972
Tancan Akın Filmi
Konu Bir kadının macera öyküsü.
Eser "Tiger Woman" adlı çizgi romanlardan
Bedmen (Yarasa Adam) 1973
Savaş Eşici Filmi
Konu Yarasa adamın öyküsü.
Eser Batman çizgi romanlarından
Turist Ömer Uzay Yolunda (Renkli) 1973
Hulki Saner Filmi
Konu Bir profesörle, Turist Ömer'in bir gezegende geçen güldürüsü.
Eser "Uzay Yolu" adlı TV dizisinden
Üç Dev Adam (Renkli) 1973
Fikret Uçak Filmi
Konu Uyuşturucu madde kaçakçılarıyla mücadele eden üç komiserin öyküsü.
Eser Marvel karakterleri "Captain America", "Spiderman" ve "El Santo"nun çizgi romanları
Şeytan (Renkli)1974
Metin Erksan Filmi
Konu Ruhuna şeytan giren küçük bir kızın öyküsü.
Eser Aynı isimli bir Amerikan filminin yerli uyarlaması
Pembe Panter Gangsterlere Karşı (Renkli)1975
Oğuz Gözen Filmi
Konu Pembe Panter'le Temel Reis'in maceralı öyküsü.
Eser Bir televizyon filmi dizisinden
Dünyayı Kurtaran Adam (35 Mm)1982
Çetin İnanç Filmi
Konu Bir uzay macerasının öyküsü.
Üç Süpermen Olimpiyatlarda (35 Mm)1984
İtalo Martinengi Filmi
Konu Üç süpermenin öyküsü.
Listeyi oluştururken;
1 - http://www.turksinemasi.com
2 - http://sozluk.sourtimes.org
3 - GIOVANNI SCOGNAMILLO'nun TÜRK SİNEMA TARİHİ
ve FANTASTİK TÜRK SİNEMASI adlı kitaplarının,
4 - http://www.frmtr.com
ve tabi ki www.google.com 'un büyük yardımı oldu, bu sitelere ve kitaba emeği geçenlere teşekkürler...
scognomillo'nun "Fantastik Türk Sineması" kitabında sayfa: 358;
("Bombala Oski Bombala" filminin çıkış hikayesi)
"Bir gün Samsun eşrafından Necdet Bey diye bir filmci Karahafız ve İnanç'ın ortaklaşa kurduğu Osmanlı Film'e gelir ve film sipariş eder. bir Ayhan Işık'lı film, bir Kadir İnanır'lı film derken, pazarlık tıkanır. "jet rejisör" Çetin İnanç da bu renkli filmleri al, bir de siyah beyaz macera filmi vereyim der. Adam kabul eder. Ertesi gün filmler teslim edilecektir, fakat bir sorun vardır. Ortada öyle bir siyah beyaz macera filmi yoktur. İnanç hemen çalışanlarına "şöyle uçanlı kaçanlı bir Amerikan serial'ı bulun" der ve "Roket Adam Dönüyor" diye bir film bulunur ve film bir günde çekilir.
6 Ocak 2008 Pazar
Amerika'daki Esmerlik Hakkında Tespitler (!)
Biz Türkler olarak o kadar da yakın olmadığımız bu Amerika kıtası hakkında çok fazla şey bilmediğimizi düşünüyorum. Bu yüzden Merak Ettim de ekibinin bir üyesi olarak merak ettim ve Peru'dan Jose adlı [Hoze diye okuyabilirseniz daha makbule geçer] pek saygıdeğer kardeşimden beni bu konuda bilgilendirmesi için rica ettim. Emesen oturumlarımızda çok koyu çetler yaptık kendisiyle. Bu konuda da sizi, aldığım süper bilgilerden birkaçıyla bilgilendirmek istedim. Elbette bu yazı esnasında okuyacaklarınız kulaktan dolma bilgiler olup orada yaşayan bir elemanın tarih bilgisiyle ve benim anlayabildiğim İngilizcemle sınırlıdır. Bundan sonraki satırları okurken sıkılırsanız kusura bakmayın.

Amerigo Vespucci ve Kristof Kolomb biraderlerin hikayesini üç aşağı beş yukarı herkes bildiği için bununla vaktinizi almayacağım. Yalnız kendileri Portekizlilerin ve İspanyolların hizmetinde denizcilik yaparak Amerika'ya ulaşmışlar ve Güney Amerika'daki ekseriyet, İspanyol ve Portekiz kültürünün hakimiyetine girmiş. Benzer şekilde de kuzeyde İngiliz egemenliğini görürüz. Tam bu noktada küçük bir fark göze çarpar. Kuzeye medeniyet getiren(!) İngiliz ve diğer Avrupalı göçmenler; evlerini, ailelerini, tası tarağı toplayıp hepsini yanlarına alarak bu kıtaya ayak basmışlar. Dolayısıyla Kızılderililerle olan ilişkileri hep seviyeli olmuş(!). Yani kısaca kadın erkek demeden katledilen insanların ardında çok bir şey kalmamış.
Halbuki İspanyollar ve Portekizliler ailelerini arkalarında bırakıp gelmişler [Aile derken evet, gelenler erkek ve arkada kalanlar da onların eşleri oluyor]. E tabii deniz yolculukları öyle hızlı ve istenildiği zaman olmuyor o zamanlar. Dolayısıyla güneyin yerlileri ile İspanyollar ve Portekizliler arasında daha bir yakınlık peyda olmuş. Zaten ben eskiden İspanyolların hepsini esmer falan sanırdım, halbuki bu "Latin esmerliği" İspanyollardan değil, Amerikan yerlilerinden kaynalanıyormuş. Demek ki İspanyollarla İngilizlerin farkı bu olmuş. Kuzeyde herkese kıyılmış, güneyde ise genelde erkeklerine kıymışlar, hanımlarını da (Duman'ın yaptığı gibi) kendilerine saklamışlar.
Bu "medeniyet götürme" projesi kapsamında en temiz iş tümden kıyım yapan İngilizler tarafından olmuş. Bundan dolayı da çalkantılı dönemleri en hızlı geçenler Kuzey Amerika'dakiler tabii. Lâkin güneydekiler çok uğraşmışlar. Direnişler falan... İşin ilginç yanı İspanya krallığından ayrılmak için de çok savaş verilmiş. Bunun yanında bu kıtaya İtalyanlar da gelmiş ve Arjantin dolaylarında kendilerine yer edinmeye (!) çalışmışlar. Hem bu yeni gelen İtalyanlara hem de İspanyollara yer yetmemiş olacak ki, Arjantin'de, Güney Amerika'nın gördüğü en büyük katliamlar yapılmış. Burdan da bir sonuç çıkarmam gerekirse Arjantinliler o kadar da esmer değillerdir.
Düz mantık gibi oldu ama gerçekten de şahsen tanıdığım tüm Arjantinliler sarışındı. Maradona hariç.


Süperman Dediğin Ahanda Böyle Olur ((:



Ekleme: 5. Fotoğraftaki yeşilimsi "süs" pardon gezegen Kripton gezegeni bilginiz olsun kültürünüz artsın diye açıklayıvereyim dedim, kıyağımı unutmayın :P
Evet Ödüllü sorumun cevabı olan "Superman Dünüyor" filminden bir kaç kare ((: ve buyrun bir kaç da bilgi ((:
1978 yılının sonunda ilk "Superman" filmi çekilmiş Amerika'da. Üzerinden henüz 1 yıl bile geçmeden 1979 da daha önce 1974 yılında "Tarzan - Korkusuz Adam"ı da hem yazıp(!) hem yöneten Kunt Tulgar yazıp yönettiği başrolünde Tayfun Demir (Haşim Demircioğlu) in oynadığı "Süperman Dönüyor" filmi ortaya çıkmış. O dönemdeki imkansızlıkları da göz önünde bulundurup çok da fazla eleştirmemek lazım belki ama o imkansızlıkları görüp, gidip aşk filmleri ya da komedi filmlerini taklit etmeyi bırakıp böyle fazla imkan ve para gerektiren işlere neden girilmiş anlaması güç doğrusu. Ya bir de sadece "Superman" değil, "Rambo", "Batman", "Zagor", "Dracula", "Godzilla" ve dahasının Türk versiyonları çekilmiş, yani diyecek pek bir şey yok ((: Bu uyarlama(!) filmlerini bir liste halinde ve kısa açıklamaları ile sizlerle paylaşacağım bir sonraki yazımda beklemede olun ((:
Şimdilik "Superman Dönüyor" ile ilgili IMDB linkini paylaşayım sizlerle,
http://www.imdb.com/title/tt0392818/
2 Ocak 2008 Çarşamba
DVD Hediyeli "Mim"imsi Aktivite...
Zamanın birinde pek muhterem sayın Kayhanoviç bir ferman yaymış yedi düvele. "Kimkiiii sorulan soruyu bileeee, "Lost Room" adlı 3 bölümlük şaheser bir film adresine kargo aracılığı ileeee tarafımdan gönderileeeee... Ammaaaa izlendikten sonra derhall aynı yol yordam izlenerek bir başkasına iletileeee... buuuu adet haline gelsin bu DVD elden ele gezsin. Kim ki bu zinciri bozaaaaa başına geleceklere baştan razı olaaaaaa... Duyduukk duymadık demeeyiiinnn". Bunun üzerine halk sorulan soruyu bilip bu çok orjinal bir ana fikre ve senaryoya sahip filmi elde etmeye çalışmış. Ve günün birinde o özel kişi gelmiş soruyu bilmiştir. İnehk kod adlı bu şahıs kısa bir süre içinde kapısında kargo elemanını ve kargoyla gelen Lost Room DVD sinin belirmesiyle "Özel Emanet" i devralmış. Gel zaman git zaman İnehk filmi izlemiş ve görevini yerine getirmek için bir soru da o sormuş. Amma ve lakin bu soruyu Arkadaşlarıyla sohbet anında sormuş ve pek muhterem HeyCorç kod adlı şahıs soruyu bilmiş ve Emaneti teslim almış. Veee gün gelir sorusunu yöneltir pek muhteren şahıs HeyCorç. Soru etrafa haykırılırken olaylardan ve Ferman'dan bihaber olan ben de kulak misafiri olup cevabı vermiş bulundum. Hatta o anda orada bulunan yine çok sayın muhterem MaymunKral'ın ek sorusunu da bilince iki adet (isteğim üzerine biri "actionman" diğeri de "spiderman" li) kurşun kalem de kazanmış oldum. Ben daha olayın içeriğine vakıf olamamışken bir de baktım ki film elimde, hatta oturmuş izliyorum. Sonradan araştırdım ve bilgileri edindim. Yalnız pek muhterem sayın Kayhanoviç'in fermanı ortadan kaybolmuş ve artık tarih sayfalarının arasında yerini almış bir "Efsane" haline gelmiş. Hatta "Lost Post" olarak anmanın doğru olacağını düşünüyorum :P
Evet şimdi görev sırası bende ve sorumu soruyorum;
Yıllar öncesinde çekilmiş olup başlangıç kısmında olaylar anlatılırken, fonda Uzayı, Gezegenler ve Yıldızları gösterirken bu görüntüler için küçük top ve yıldız şeklindeki süslerden faylanıldığı (o gördüğünüz yuvarlak süs topların hepsi birer gezegen :P ), belki de bir kısmınızın varlığından bile haberdar olmadığı "Türk Sinema Filminin" TAM ADI nedir??
Evet sorum bu. Açıkcası bu kadarcık bilgiyle seyretmemiş veya dikkat etmemiş kişilerin bilmesi çok zor. Ama belki de bir o kadar da kolay ((: Pazar gününe kadar bilen çıkmazsa büyük bir ipucu vereceğim ki o zaman bilmek çok daha kolay olacak.
Bakalım doğru ve TAM ismini ilk kim söyleyecek ve Özel Emanet (HeyCorç'un da dediği gibi belki de NESNE, hatta Esas Nesne) olan "Lost Room" DVD sini kim alacak??!! Ayrıca bir kıyak da ben yapıp sormuş olduğum filmi de beraberinde yollayacağım. (((:
Eveeeet... Haydi bakalım cevapları görelim ((:
31 Aralık 2007 Pazartesi
Kızıldarililer, Neyin Nesisiniz?? Uzaylı mısınız Yoksa??
Öncelikle jeolojik, arkeolojik ve bilimum ilgili "-ojik" ekli bilimler Dünyadaki mevcut karaların daha önceden bir birleri ile birleşik olduğu daha sonra ayrılmaya, birbirlerinden uzaklaşmaya başladıklarını söyler. Diğer kıtalardan hemen hemene bağımsız olan Amerikada yaşayan insanların oraya bu ayrılma ile gittiğini var sayarsak o zaman Kızılderililerin milleti konusunda pek de yorum yapamayız.
Kızılderililerin bu karaların ayrılması olayından çok sonraları oraya gelmiş olduklarını düşünürsek, ki bu daha güçlü bir ihtimal, Sibirya'dan Amerikaya geçiş yapmışlardır denilebilir. Kısaca Türklerin ana topraklarından ya da civarından gitmiş olmaları gerekir. Yani mekan olarak Atalarımız aynı mekandan gelmiş demektir ve aynı atalardan gelme ihtimalimiz daha büyük ihtimalle gündeme getirilebilir.
Mekansal analizler bir yana, kültür ve yaşantı ve benzeri konulara gelirsek;
Türkler de (Uygurlar öncesinde) Kızılderililer de göçebe hayatı yaşamış. Hayatları sürekli çadırlarda geçmiş, iki taraf da hayvancılıkla uğraşmış, tarımla pek ilgilenmemişler. Kısaca iki tarafın da hayatı At üstünde geçmiştir.
Gök Tanrı inancı iki tarafta da görülür. Türklerdeki "Şaman" kavramı aynı şekilde, sistemde Kızılderililerde de vardır. İki tarafın da Tanrı inancı çok fazla ve ön plandadır.
İdari konularda da sistem benzerlikleri vardır. Bir tarafta bizim "Şef" olarak isimlendirdiğimiz lider "saltanat" sistemiyle değişir. Türklerde de "Şef" yerine "Hakan" ismi vardır ama işlemiş olan sistem hemen hemene aynıdır.
İki tarafta da gruplanmalar vardır. Türklerde bu gruplara "Boy" denilmiş. Kızılderililerde ie ne denildiğini bilmiyorum ama bu sistem de bire bir onlarda da var.
Erkek çocuk iki tarafta da daha önem verilmiş ve iki tarafta da erkek çocuk kahramanlık yapıncaya kadar isim verilmemiş ya hut yaptığı kahramanlığa göre ismi değiştirilmiştir.
İki tarafta da hayvanlar kutsal sayılmış pek çok hayvanın ayrı bir yeri olmuş. Gerekmediği sürece asla hayvanlara zarar verilmemiş, yer yer hayvanları efsanelerde önemli vazifelerle konu etmişlerdir.
Son olarak da dış görünüşleri her ne kadar aynı gibi olmasa da Kızılderililer de Türkler de çok benzer yüz yapılarına, ten rengine sahiptirler.
Ha bir ekleme daha ;
Tarih tekerrürden ibarettir. Avrupalılar yeni bir yaşam alanı bulmuş, gemilerlerlerle bu yeni yaşam alanına geçiş yapmışlardır. Afrikalılar da köle olarak buraya yerleştirilmişlerdir. Günümüzde Amerikan dediğimiz herkes çoğunlukla ya Avrupa ya da Afrikaya uzanan bir soydan gelmiştir. Bu bağlamda belki de "Yeni bir yaşam alanı bulan TÜRKLER" Sibirya'nın Kuzey-Doğusu'ndan Amerikaya geçiş yapmışlar ve oranın yerlisi olmuşlardır ya da orada (belki) bulunan yerli bir halkla karışıp bu gün ki "Kızılderililer" meydana gelmiştir.
Bunu bilemiyoruz. Ama saçma da gelmiyor. Çinliler için Türk mü? denilse saçma gelir zira tarihin başından beri bilinen bir ırk onlar, ama Kızılderililer'in Amerikanın keşfinden önce Dünyanın bildiği bir ırk mı yoksa bilmediğimiz bir ırk mı olduğunu bilemiyoruz, haliyle de "Türk" olabilecekleri ihtimali mantıklı gelebiliyor.
Ama belki de Uzaylıdırlar da çaktırmıyorlardır. Hatta o sebeple Amerikada bol bol U.F.O. görülüyordur(!) yol üstü ne de olsa :P
Benim bildiklerim, düşündüklerim fikirlerim bunlar. Tamamen kişisel ve sadece benim kafamdaki mantığıma dayanan şeyler. Ha bilimesel kesinliği olan yazılar okumak isterseniz tabi ki öncelikle Google amcaya başvurabilirsiniz. Ayrıca da Merve'nin yazdığı ayrıntılı yazıyı okuyabilirsiniz. (((:
29 Aralık 2007 Cumartesi
Dikkat Tema Çalışması Var!!...
Not: Tema değişikliği sırasında bağlantılar ve diğer sayfa ögeleri sıfırlanması gerekti. bağlantıları ayrı bir dosyaya kaydetmeme rağmen problem oldu. Eğer bağlantılarıma yazmayı unuttuğum birileri olduysa özür diliyorum, hatırlatılabilirse sevinirim..
26 Aralık 2007 Çarşamba
Mim Furyası; Sezon 1 / Bölüm 5
Yemek olsam ne yemeği olurum??
Kesinlikle sebze yemeği olmazdım. yani sebzeli temek olabilirdim ama yemeğin ana malzemesi mutlaka ET olmalı ((: Hangisi olurum dersek de kesinlikle sonu KEBAP ile biten bir yemek olurdum. İskender Kebabı, Ali Nazik Kebabı, Adana Kebabı, Urfa Kebabı... diye uzar gider bu liste. Haaa hatta kabap ve yanında bir de buz gibi şişe kola olurdum (((: (bu daha çok ne olurdum değil de "Biri sana bir yemek ısmarlayacak olsa ne ısmarlasın??" sorususuna cevap oldu ama çaktırmayın :P )
Müzik aleti olsam ne olurum??
Kesinlikle Perdesiz Gitar. Herkese ses verir, ama herkese hakkı kadar ses verir. Eğer sıradan birisi aldıysa eline çoğunlukla saçma sesler çıkarır tek tük güzel sesler çıkar, haliyle kötü gitar denilip kenara konulur. Biraz bilen birisi ondan gayet güzel sesler çıkarabilir. Amaaa... Özel birisi ise, kabiliyetli ve bilgisi iyiyse o zaman o gitardan öyle güzel sesler çıkar ki hatta pek çok enstruman sesini çıkarabilir kişi o gitardan. Aslında ney de olmak isterdim aynı perdesiz gitardaki gibi tamamen kişinin özelliklerine ve bilgisine göre ses verir ney de. Ama o kadar huzur veren biri olamadığım için perdesiz gitar olarak kalmam daha yerinde olr (((:
Araba olsam ne olurdum??
Bugatti marka araba olurdum. Zaten görüntüsü ve şıklığı bitiriyor insanı ama daha da ilginci hazetede okuduğum bir haberin girişiydi;
"Kroyum ama para bende diyenlerdenseniz bilin ki Bugatti marka araba alamazsınız." görünce çok gülmüştüm. Zira Bugatti almak için önce başvuru yapıyorsunuz, sonra uzun bir değerlendirme sürecinden geçip değerlendiren komisyon soyluluğunuza, yaşantınıza hayat tarzınıza uygun derse o zaman satış yapılıyor yoksa 5 - 10 misli para da verseniz olmuyor ((: hatta Türkiye temsilciliğini yapan Doğuş Oto'nun açıklamasındaki şu cümle sanırım yeterli: "Türkiye’de hedefimiz yılda 1 adet Bugatti Veyron satmak. Daha fazlasının satılacağını düşünmüyoruz" ((:
Aylardan hangisi olurdum??
Ağustos olurdum. Hem tatil insanlar mutlu mesud olurlar hem de bizim memlekette "Gonyada" üzümlerin, mısırların falanolduğu aydır, pek bir lezizdir, tatından yenmez bir aydır P
Ayakkabı olsam hangisi olurdum??
Spor ayakkabı tabi... (((: nedeni yok Spor Ayakkabı olsam yeter bee :P
Kıyafet olsam ne olurdum??
Bu soruyu günlük hayattan beni bilen tanıyan herkes tartışmasız "ŞAPKA" diyeceğimi tahmin edecektir. Zira şapka benim için çok özel bir şeydir. 7 farklı şapkam vardır, kıyafetlerimin renk tonuna göre şapka takarım, böyle bir psikopattan ancak şapka olur işte :P:P
eveeet sorularımız bu kadarmış. Eeee şimdi kimin başını yakalım... Hımmm sizi seçtim Dilek ve Başak Esin (Nam-ı Diğer BESİN :P )... Haydi siz ne olurdunuz görelim bakalım (((:
24 Aralık 2007 Pazartesi
Amerikan Dream!!! - Bölüm 1
Amerika, 1492 tarihinde keşfedilene kadar Amerika hakkında sadece söylentiler vardı. Zaten bilindiği gibi Amerika'ya ilk ayak basıldığında Hindistan sanılmış, oradaki yerlilere "indian" / "hint" denilmiş. Bu yolculuğun bu denli kolay olmasından kıllanılmış, " bir terslik var bu işte" denilmiş olsa gerek, bulunan "kara" biraz araştırılmış, kurcalanmış ve burasının Hindistan olmadığı, yeni bir kıta olduğu ortaya çıkmış. Bu kıtanın ismine de "Burası Doğu Asya değil ulen, Basbayağı yeni bir kıta" diyen "Amerigo Vespucci" nin ismi verilmiş. (Yani şöyle ki, bu karanın Doğu Asya olmadığını, yeni bir Kıta olduğunu "Abuzer Paşa" diye bir denizci isbat etmiş olsaydı, bu gün Amerika kıtası Abuzer Kıtası olarak anılacaktı :P) Bu "kara"nın Hindistan olmadığı anlaşılınca da yerlilere verilen "Indian" , "Hint" yerine "Kızılderili" manasında kullanılmaya başlanmış. Zamanla, her fırsatta Osmanlı'nın yaptığı "Barbarlıklar"dan(!!) bahsedip gayet medeni(!!) insancıl(!!) tarihleri ile bizlere medeniyet(!!) öğreten, Avrupalılar bu kıtaya yerleştikçe, yerlilerle yani "kızılderililer"le muhabbeti kurmuşlar, onlara ateşli silahları uygulamalı olarak öğretmişler. Bu sırada da "Kızılderililer"den ellerindeki toprakları kibarca(!!!) rica(!!) etmişler. Eeee "Kızıldrililer" afedersiniz eşşek değiller ya, onlar da Avrupalıların Ricalarını(!) kırmayıp "İsteyin yeter ki sizi mi kıracağız" deyip, evlerini barklarını hediye(!!) etmiş, gitmişler. Yalnız her ne hikmetse bu "Rica" sürecinde kızılderililerin mevcut nüfusunun %70 - %80 i belki de daha fazlası ölmüş. Bu durumun nedeni bilinmese de sanıyorum Kızılderililer daha önce hiç ateşli silah görmedikleri için, Avrupalılardaki ateşli silahları görürler ellerine alıp kurcalarken yanlışlıkla ya kendilerini ya da başka Kızılderilileri vururlar veya silah ellerinde birbirleri ile şakalaşırken silah patlar. Büyük ihtimalle bu iki durum sebebiyle o kadar kayıp verilmiştir. İşte bu süreçte Kızılderili ölümleri ile Avrupalıların ilişkisi sadece bu kadardır, tamamen iyi niyetli ve paylaşımcı olmaları sebebiyle(!!!!!) bu noktada adları geçmektedir.
Bu sebebpsiz(!) ölümlerin olduğu süreç uzun ve kanlı yıllar devam etmiştir ve Kızılderililer günün birinde ki günümüzden yaklaşık 150 yıl önce Avrupadan gelmiş yeni adları ile Amerika devletine "Ateş kes yapalım, biz sizin silahlarınızla oynamayı bırakalım, zaten bir avuç kaldık onlar yaşasın bari" demişler. O gün bu gündür Amerika'nın asıl sahipleri, yerlileri Bolivya da çoğunlukta olmak üzere, Amerika'nın kuzeyin de belirli alanlarda yaşarlar. (Nesli tükenen hayvanlardan bahseder gibi oldu bu son cümle ama sonuçta onlar da nesli tükenen insanlar). İşte 150 yıl sonra bu Asıl Ev Sahipleri Amerika'nın Kuzeyinde bağımsızlıklarını ilan edip ayrı bir ülke olduklarını açıkladılar, bir iki gün önce. Bayram da misafirlere (evin kızı olmayınca) hizmet etmekten zaman bulduğum ve nete girdiğim bir anda Merve(nam-ı diğer Guij..) Kızılderililerin özgürlüğünü ilan ettiğini söyleyince öğrendim ben de durumu. Bakalım gelişmeler ne olacak ama en önemlisi "Beni vatandaşlığa kabul ederler mi acaba ???" ne dersiniz??
İşte bu son gelişmeler bir ırkın, "Kızılderililer"in ırkları adına son çırpınışları. Zira sayılarının azlığı bir yana atalarının gelenek göreneklerini, bıraktıkları mirası her ne kadar devam ettirmeye çalıştılarsa da Aktif bir şekilde "dejenere" edilmişler ve ediliyorlar hala. Zaten bu konu Avrupa ülkelerinin ve Amerika'nın çok başarılı olduğu bir konu... "Dejenere" etmek... Aslında bizde Türk Milleti olarak çok iyi biliyoruz bu konuyu. Yalnız bizim uzmanlığımız "Dejenere" etmek değil de "Dejenere" olmak hususunda. Hatta bu konuda çok da başarılıyız, ödüle bile layık görülebiliriz....
Devamı 2. Bölüm de (((:
14 Aralık 2007 Cuma
Şaka Nasıl Yapılır Örnekli Anlatım...
Bir kaç haftadır bazı sebeplerden ötürü blogda yazı yazmadığımı söylemiştim. Aslında hazırlamış olduğum kısmen bitmiş 4-5 yazım var. Ama içime tam olarak sinmedikleri için bu sebeplerin ortadan kalkması ile o yazıları düzenleyip burada paylaşma fikrindeyim. Bu sırada daha önceden yazmış olup Çocukken adlı blogda paylaştığım bir yazıyı ( İnehk in bir lafından aklıma geldi, bu şaka örneğini kendi bloguma da koyayım dedim) burada yeniden paylaşmak istiyorum zira çok keyif almıştım bu olaydan sizee okuyun buyrun...
Bi' gün sınıfta oturuyorken, S. ve D. isimli iki arkadaşım kantinden sınıfa geldiler ve yanıma gelip "rondo yer misin?" diye ikram ettiler. Kremalı rondo bu kaçar mı?? Amaaa meğersem o da şaka bisküvisiymiş, içinde krema yerine diş macunu varmış. Ben de ağzıma atıp yemeye başlayınca farketmiş bulundum. Bu sefer de ben "acısını alacağım, hatta müshil içireceğim size" şeklinde çıkıştım...
Bir-iki hafta sonra bi' akşam eczaneden bir kutu müshil ve bir kutu Aspirin aldım. Sonraki gün geldim okula 4 arkadaş S., D.(kurbanlar :P), Emre ve Ben kantindeyiz. Dedim "hadi içimden geldi çay alayım size". Çayları alınca tepsiye koyarken çaktırmadan müshili çıkardım, tabletinden iki tanesini çıkarıp "çöpe" attım. Sonra Aspirin i çıkarıp bir tane aspirini 3-4 parçaya ayırdım, 1-2 küçük parçayı attım çaylarına "Aspirin"den ve getirip verdim çayları. Emre'ye de çaktırmadan söyledim olayı. Çaylar yarıya kadar gelince ben konuşmayı o yaptıkları kremalı bisküvi şakasına getirdim. Sonra bi' an duraksayıp "Ömer bu çaylarda müshil felan yok değil mi? Yani yapmış olamazsın değil mi?" dediler. Tabi rol yapmayı hiç beceremeyen(!) ben de "Iıı şey yok ya niye yapayım, yani şey işte yapmamışımdır" şeklinde yalan söyleyemeyip(!) renk verdim :P Onlar iyice üsteleyince de " Ya evet attım içine müshil. Napayım çok kızdırmıştınız, tüm sınıfa da yayıp iyice rezil etmiştiniz beni. Bende çok sinirlendim yaptım işte ): " dedim. O an yüzlerini kesinlikle görmeliydiniz, ikisinin de sapsarı kesildi, öylece kaldılar. Sonra hemen ilk şoku atlatıp "ehehehe yemezler Ömer inanmıyoruz öyle kandıramazsın bizi" deyince müshil ilacının kutuyu çıkarıp masanın üstüne bıraktım. Baktılar tabletten iki tane hap kullanılmış "müshil değil bu ilaç" dediklerinde ise "Prospektüsü orada alın okuyun" dedim. Okudular, giderek ihtimaller azalıyor, iş ciddileşiyordu onlar için. Bi' an durup hemen " Eee bunları çaya attığını ne bilelim belki de çöpe attın bizi kandırıyorsun" diyerek uyanır gibi oldular ama bu da önceden söyleyebileceklerini düşündüğüm bir cümleydi ve planım dahilindeydi. Zira Aspirin bayağa zor eriyecek ve bardağın dibinde kalacaktı. Nitekim öyle de oldu. "inanmıyorsanız çayın dibine bakın daha erimemiştir ufak tefek parçaları duruyordur" dedim. Hemen bardağın dibine baktılar ve yüzler daha da sarardı. Zira müshil(aspirin) parçaları hala oradaydı. Bunu gören Emre hemen "aaaa prospektüste etkisi 12 saat sürüyor demiş.O halde gece boyu uyuyamayacaksınız, tuvalete gitmekten demek ki” o an edilebilecek en büyük füfürden daha beter bir cümleyi deyiverdi. Daha da kötüsü bi sonraki gün sınav vardı, o da akıllarına gelince iyice krize girdiler. Bu şekilde iyice sinirlerini bozma işim masayı sinirli bi şekilde terk edip sınıfa doru gidinceye kadar sürdü. Sınıfa geldik herşeyin üzerine birde sınıfta bas bas bağırdım "Çaylarına müsil atıp, müsil içirdim" diye. Artık ya beni öldürcekler ya da öldürecekler moduna geldiklerinde yaklaşık 1,5 saatlik işkenceyi sonlandırdım ve aspirini çıkartıp önlerine koydum “bir daha bulaşmazsınız şaka konusunda kimseye“ dedim afallayıp kaldılar. O işkence dolu 1,5 saatin siniri sebebiyle ne demek istediğimi algılayamadıklarını fark edince “çaydaki aspirindi bi zararı olmaz müsiller çöpte” diye açıklama yapıverdim. O an ikisinin bana öyle bir bakışları oldu ki içimden "Gidicisin Ömer Şehadet getirmeye başla" dedim ((: ama ben planımı bire bir yerine getiirmiştim, onlar da bir daha böyle bir işe yeltenemeyeceklerdi ya bu yetmişti bana (((:"
Son olarak da o bir 1-2 saatte "Kimseye hiç bir şey yapmadım, ama çok şey yaptım" işte şaka böyle olur :P:P:P:P:P:P:P:P:P:P:P:P:P:P
5 Aralık 2007 Çarşamba
Mim Furyası; Sezon 1 Bölüm 4 ve Özel Bölüm…
Uzun zamandır sadece BlogGünü için yazı yazabiliyorum ve canımı sıkıyor evet bu durum. Ancak yakındır geri dönüşüm (((:İşte bu aradan, yeni yazı görememekten şikayetçiler isyan çıkaranlar artmışken Pınar da Dürtükleyeyim bari belki kendine gelir diyerek mim göndermiş bana. Eeee Pınar bereketli gelmiş ve onun miminin ardından Başak, Nam-I Diğer Besin, den iki mim birden gelmiş ve mimlerden biri de Pınar ınki ile aynı. Besinin diğer mimi için ayrı bir yazım gelecek ama şimdi tek taşla iki kuş vurayım hele şu mime bir cevap vereyim.
Mimin konusunu öğrenmek için ister Besin'e ister Pınar'a bakabilirsiniz. Buyrun miminizin "Merakettimde"ye uyarlanmış hali (((:
Soru : Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
Temmuz 2007 sonuna kadar ne blog takibi yapıyor ne de yazıyordum. Yasin / Sayfacıbaşı / Hoşaf ile ve Yağmur ile konuşurkenaklıma geldi ıvırı – zıvırı merak ediyorum madem bulduğum cevapları ya da meraklarımı paylaşayım bakalım deyip adım attık bu aleme (((:
Soru : Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
Belirli bir konu yok. O anda neyi merak ettiysem, aklıma ne gelmişse onu yazıyorum. Ama sadece şuna dikkat ederim; "Merakettimde" günlük, günce denilen tarzda bir blog değil. Ben burayı bir kitap gibi görüyorum. Bu tarza uyacak şekilde yazı yazmaya özen gösteriyorum. Bir kere en başta yayınladığım yazı merakım ya da kafama takılan bir konu hakkında KENDİ yazdığım yazı olmalı, zira dediğim gibi "merakettimde"yi ben günlük olarak değil sanki benim yazdığım bir kitapmış gibi görüyorum, o sebeple benim elimden, kafamdan çıkmayan bir yazıyı ya da günlük tarzında yazdığım bir yazıyı yazmayı tercih etmiyorum.(yanlış anlaşılmasın çok beğenerek okuyorum günlük tarzındaki blogları ve imreniyorum aslında ama ben kitap gibi kullanmaktan daha çok keyif alıyorum )
Soru : Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
Hımmm… Feragat… evet ediyorum. Misal yoldu yürürken etrafıma bakınıp gezmekten fedakarlık edip, kafamdaki bir merakımı, kafama takılan bir şeyi "nasıl yazıya dökerim?" diye düşünüyorum. Ayrıca, Gün içersinde aklıma bir şey geldiğinde dışının desenini, görüntüsünü çok sevdiğim özel defterime not edip defterimin sayfalarından feragat ediyorum )))): :P
Soru : Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
Ben blog yazmayasadece keyif almak için başladım pek çok kişi gibi. O günden bu yana okuyucu sayım arttı beğenenler var ve niye yazmıyorsun yazsana diyen takipçilerim ve arkadaşlarım var. Ama ilk günden bu yana pek de bir şey değişmedi ebnim açımdan. Bu şekilde istekler de olsa uygun görmediğim, okuduğum zaman cidden keyif almadığım, kısaca geçiştirme bir yazıyı paylaşmamaya özen gösteriyorum. Ama tabi bu talebe de kayıtsız kalamıyorum, oturup daha önceden not aldığım şeyleri kafamda düşünüp toparlayıpbir an önce yazmaya çalışıyorum ((((:
Soru : Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Hımmmm… Düşünmeyi bıraktığımda yani ya delirdiğimde ya da beynim iflas ettiğinde… En azından şu an böyle düşünüyorum ((((:
27 Kasım 2007 Salı
İraden mi Var, Derdin Var
Not: Resmin konuyla ilgisi pek yoktur, ama isteyince herhalde bi yerden alaka kurulur, yapın artık bir şeyler olay benden çıktı :PDünya meydana geldiğinden beri pek çok canlı var olmuş, bir kısmı varlığını hala sürdürürken, bir kısmı da yo olup gitmiş. Bu canlıların çeşidi belki milyonlarla ifade edilebilir, belki de daha fazla... Aksi iddia edilse de bu canlılardan sadece insan iç güdüsel değil de, iradesel hareketler yapar. Zira irade insana özgüdür, yalnızca insanda bulunur. Her ne kadar insanlar olarak oturup bununla övünsek de, "iradem var uleyynnn yaparım istediğimi, kim karışır." nidaları atsak da işin özü böyle değil tabi ki. Bu söylemler hemen her konuda olduğu gibi tabiri caizse "işimize geldiğinde" dile gelir. Bir konuda yaptığımız seçim, aldığımız bir karar güzel sonuç getirdiyse "ohh ne alaaa"... "Ben seçtim, ben kendi irademle bu kararı verdim, ben yaptım" der, kendimizle, kararlarımızla boş boş övünür dururuz. Ancak işler iyiye gitmediğinde, kötü sonuç olduğunda, hemen kendimizi, irademizi olayın dışına iter, başkalarını olaya dahil ederiz. Sınavdan iyi sonuç alınır "Ben yaptım", kötü sonuç alınır "hoca verdi" denilmesi bu duruma klasik de olsa çok güzel bir örnektir. Ancak bu tarz davranışları eleştire duralım gün içinde bunun gibi türlü türlü durumlarda benzer tepkileri veriyoruz ama haberimiz bile yok. Misal, çok acelemiz vardır, bir cafe de yemeğimizi yeriz, acele ile kalkarken telefonumuzu masa da unutur kalkar gideriz. Koşa koşa gideceğimiz yere yetişmeye çalışırken bir anda telefon aklımıza gelir, anında geri döner bakarız telefonun yerinde ohoooo yeller esiyor!!! O anda garsondan 1 bardak "Buuzzzzzzz" gibi bir su istemek yerine, garsona bağırmaya çıkışmaya başlarız. Bir yandan da telefonu alan "Günün Talihlisine" küfürler mi edilmez, belamı okunmaz, artık Allah ne verdiyse... Kısaca az önce bahsetmiş olduğum, işler kötü gidince devreye giren prosedürü uygulamış olunur. Tamam telefonu alan suçlu ama biz de resmen "Al kardeşim bir telefonun lafı mı olur, aaa bak almazsan ölümü gör" demekten farklı bir şey mi yapmış oluyoruz?? Gayet irademizle kendi kararımızla telefonu masaya koyup, yemeğimizi bitirip ardından telefonumuzu almadan kalkıp gidiyoruz.Bakın irademiz dışında gerçekleşen herhangi bir şey var mı? Çok katı bir yaklaşım olduğunu düşünüyorsanız emin olun bu daha hiç bir şey. Misal Kafasına silah dayanmış birisinin bir şeyi yapmak zorunda bırakılması da yukarda bahsettiğim olayın aynısı dersem!!! Neden olmasın silah kafasına dayandığında önüne seçenek sunuluyor. "ya şunu yapacaksın, ya da öleceksin" kişi düşünüyor, eğer yapması istenilen şey ölmeye değecek bir şey değilse "canım daha değerli" deyip kabul ediyor. Yok ölmekten daha önemliyse "hayır yapmam öldürseniz de" diyor. Sonuçta yine kendi iradesiyle bir karar alıyor. Hatırlayın Kadir Abimiz pek çok kez bunu yaşamıştır. Delikanlı abimize "Bu işin peşini bırak yoksa ölürsün" derler. Ama nafile abimiz için ölümden daha kıymetlidir o yaptıkları ve "Durmayın çekin vurun" der. Ama ne zaman ki "o zaman bırakmazsan bizde (esas)Kızı(tabiki de Türkan Şoray'dır) öldürürüz" derler, o anda abimizdeki o "Mangal" gibi yürek "Cossss" diye sönüverir, abimiz peşinde olduğu işin (esas)Kız'dan önemli olmadığını düşünür ve "Kabul ediyorum, ama kızın saçına bile zarar gelmeyecek" der. (vayy beee ne aşklar varmış (((: ). İşte bakın yine irade, yine seçenekler, yine seçim söz konusu. Ama tabi hemen bu durumlarda bizler "Ya ben bir şey yapmadım yapmak zorundaydım" deriz. Ancak sonucu değiştirmez. Rüşvet alan silah zoruyla da olsa isteyerek de olsa sonuçta rüşveti almıştır ve cezası sabittir. bu da böyle bir şey işte (((: İşte bunları düşününce, bu açıdan bakınca yüzümüzü "hıh" şekline getirip(beni tanıyanlar bu hıh suratımı iyi bilir :P), afedersiniz, hayvan işte ne olacak biz daha üstünüz "iradem var, kim ne karışır istediğimi yaparım" dediğimizde, onlarda içlerinden muhtemelen "Ohhh hayat şahane, iradeeem yookkk derdim yok, Allah içime ne verdiyse onu yapıyorum, ne kadar ekmek o kadar köfte" diyorlardır, kim bilir... Ve ne demiş ünlü düşünür, "Örümcek Adam" namı diğer "Spiderman"in Ben Eniştesi(yahut amcası)
9 Kasım 2007 Cuma
Çok Hücreli Bedenin, Tek Hücreli Hayatı
Biraz daha özelleştirirsek bu benzetmeyi, hücre ile insan yaşamının bire bir, nasıl da örtüştüğünü daha net görebiliriz. Şöyle ki dikkatlice baktığımızda aslında insan için aşk ne demekse, aşık olduğu kişi ne kadar önemliyse, hücre için de protein bu şekilde. Evet evet protein olmadan yaşayamaz hücre, yani protein (bir başka deyişle AŞK) olmadan yaşanılmaz, yaşam olmaz!!! Hücre protein i içine alır ve bu proteini temel yapısına katar. Ama ne yazık ki hücrede ki bu yapılanma hücre için hep iyi sonuçlara sebep olmayabiliyor. Protein olarak görülüp hücreye alınan ve hücre yapısına katılan, hatta hücrenin kontrol noktasında önemli bir yapıda yer verilen bu protein, bazen protein yapısına büyük benzerliği olan VİRÜS lerden biri olabilir. İşte protein sanıp hücrenin içine aldığı bu Virüs e hücre zamanla önemli noktalarda yer verir ve bir sure sonra virüs hücre içine iyice yayılır ve hücreyi ele geçirerek hücreye çok büyük zararlar verir. Malesef, insanların hayatının akışı bu yönden de örtüşüyor. Birisine aşık olur, onu çok özel görür ve apayrı tutarız. Onu hayatımıza çok iyi niyetlerle ve fikirlerle alırız. İşte zamanla o kişiye o kadar önem veririz ki hayatımızı AŞK ımız üzerine kurar, tüm planları o çerçevede yaparız. Yani kısaca insan hayatını, hayatına aldığı AŞK üzerine kurar. Ancak hücredeki yanılma gibi hayatımıza aldığımız AŞKımız da bazen malesef Virüs ün ta kendisi çıkabiliyor. Bir süre farkında olamıyor insan, hayatını AŞKı üzerine kurmaya başlıyor. Ve an geliyor Virüs kendini gösteriyor. O yaptığımız, düşündüğümüz tüm planlar, her şey alt üst oluyor. Artık o kişi size keyif, mutluluk bir yana acıdan, üzüntüden başka bir şey vermez oluyor. Ve bir süre daha sonra artık o kişi sizin, o seçici geçirgen mantık zarı ile çevrili hayatınız da olmuyor. Ama izleri hep yerli yerinde bir yandan acı vererek kalıyor gitmemek üzere…"
Yazdığım bu yazı hakkında fikriniz, yorumlarınız ne olur bilemeyeceğim ama herkes Aşk, Sevgi v.b. şeyleri kendi bildiği, becerebildiği şekilde ifade eder, ya da benim yaptığım gibi ifade etmeye çabalar. Bende öyle yapıp kendimce anlatmaya ifade etmeye çalıştım, mümkün olduğunca... Tıpkı Meşhur Matematikçi Ömer Hayyam'ın rubailerinde bir 4 lükteki sözleriyle sevgisini matematiksel olarak dile getirmesi gibi;
"Öyle bir çember çizilse ki,
Çemberinde ben merkezinde sen,
Sen döndükçe beni, ben döndükçe seni görsem,
Öyle bir an gelse ki, yarıçap Sıfır olsa"
Ömer Hayyam
30 Ekim 2007 Salı
Sokak Lambalarının Dramı...
"Kötü yola düşen kadınlara sokak kadını derler. Şimdi durum belki manidar gibi, hani evi yani bi' yuvası yokmuş, o bakımdan sokak kadını demişler gibi açıklanabilir. Peki sokak lambalarının ne günahı var? Onlara "Sokak lambası" yakıştırması yaparak haklarına girmiş olmuyor muyuz?"
sorusu hep göz ardı edilen bir ayrıntıyı gözler önüne sermeme neden oldu. Aslında sorunun cevabı gayet açık ve sorunun içersinde cevabın kendisi bulunuyor. "Evi, barkı, yuvası olmadığından yola çıkılarak Sokak Kadını denilmiş olabilir" cümlesinde de bahsi geçen kadınlarla Sokak Lambalarının bu açıdan ortak yönü çoktur. Yani tıpkı bu kadınlar gibi "Sokak Lambaları"nın da bir evi, yurdu, yuvası yoktur. Her zaman, her şeye rağmen sokaklardadırlar. Ne bir yere gider ne de ayrılırlar sokaklardan. Peki bu yakıştırmayı yaparak onların hakklarına girmiş olur muyuz bilemem ama buna gelene kadar aslında türlü yönden haklarına girdiğimiz gün gibi ortada. Hepimiz o lambaların ışığında geceleri yürürüz, yeri gelir arkadaşlarımızla, yeri gelir ailemizle, eşimizle dostumuzla. Onlar ise hep yalnız olarak dururlar orda. Bu durumda haklarına girmiyoruz da ne yapıyoruz. Ayrıca bu güne kadar onları hep kullandık, onlardan faydalandık ama bir kez şefkat göstermedik. Sorarım hanginiz bir sokak lambasına sarılıp da sırtını okşadı?? Hanginiz bir gün gidip de halini hatrını, ihtiyacı olup olmadığını sordu?? Sorarım size bunları yapmak bir kenara, patladığında, çalışmadığında hemen görevliler aracılığı ile kenara, çöpe atılıp yenisi ile değiştirilmediler mi bu lambalar?? Hatta şefkatimizi, ilgimizi, sevgimizi o kadar esirgedik ki bu dediklerimi yapmak bir yana bozuldu diye çöpe atılırken bile kendimiz tenezzül etmeyip devletin görevlilerinin yapması için beklemedik mi? Hangimiz gidip kendi elleri ile düzeltmeye çalıştı?? Olsa olsa tekme atarak düzeltmeyi denemişizdir.
Evet daha bunun gibi onlarca hatamız, yanlışımız olmuştur "Sokak Lambaları"na. Son olarak sorarım Sayfacıbaşı sana;
"Bu kadar yaptığımız şeyin karşılığında bu "Lambalar"ın ne düşündüklerini, ne yaşadıklarını düşünmeyip verdiğimiz isimlerine kafamızı yormamız ne kadar doğru???"
Ve gelin bu gün yeni bir kampanya başlatalım. Herkes kapısının önündeki bir "Sokak Lamba"sına sarılsın ve bundan böyle onlara göstereceğimiz sevgi ve şevkatle, sık sık onlara sarılarak ne kadar kıymetli olduklarını hissettirelim.
Merak Etmişler de...
1- Sayfacıbaşı sordu ki;
"Bilmem ki nasıl desem...
Mesela kötü yola düşen kadınlara sokak kadını derler. Şimdi durum belki manidar gibi, hani evi yani bi' yuvası yokmuş, o bakımdan sokak kadını demişler gibi açıklanabilir. Peki sokak lambalarının ne günahı var? Onlara "Sokak lambası" yakıştırması yaparak haklarına girmiş olmuyor muyuz?"
2 - yağmur sordu ki;
"Bende hem ağlarım,hem giderim mantığını anlayamayanlardanım.E be kardeşim sen değil miydin evlenmek için can atan,bütün hazırlıkları yapan,kimi zaman evdekilerle aran bozulunca o evden kurtulmak isteyen değil miydin ???hadi gidiosun anladıkta neden ağlıosun:Dbu konuyu aydınlatırsanız:D"
3- ramses sordu ki;
"Şincik benimde merak ettiğim bişe var; hani oluyor ya işte koskoca bir şehirde bir mağazadasın ve oh ne rahatım keşke bugün canımı sıkcak biriyle karşılaşmasam dersin ama o anda tam karşından nasıl bi tesadüfse o koca şehirde asla karşılaşmak istemediğin kişiyle yüz yüze gelirsin?? ya da nasıl olurda tam en çok sevdiğim müziği dinlerken ya elektirkler kesilir ya da sevgili anneciğim elektirkli süpergeyi çalıştırır? :P (çok mu paranoyağım yoksa Omar abi xD ) hadi abi bu meraktan pazıl olmuş kafayı bi açıklığa kavuştur bakim :P"
İşte bu gayet aciliyeti olan ve çözülmesi muklat suretle gerekli olan soruları teker teker çözüme kavuşturmaya çalışacağım önümüzdeki bir kaç gün içinde, tabi sizlerinde yardımı olursa çok makbule geçer bilesiniz ((((:
11 Ekim 2007 Perşembe
Mim Furyası,Sezon - 1 / Bölüm - 3; 0(sıfır)’dan başlıyalım mı ?
Bir önceki mimde de olduğu gibi "iki taraftan" mimlenmiş bulunuyorum. Biri sevdiğim kıymetli bir arkadaşım olan Tugba Tuncer diğeri ise 3 bloglu ve özellikle siyasi yazılar paylaştığı Bu Blogu'nu çok sevdiğim Pucca . Mimi başlatan kişi Tugba'dan öğrenelim konumuzu...
Sıradaki "0(sıfır)’dan başlıyalım mı ?" diyecek kişi PINAR olsun da görelim neler çıkacak ondan da (((:
.jpg)
.jpg)
