26 Aralık 2007 Çarşamba
Mim Furyası; Sezon 1 / Bölüm 5
Yemek olsam ne yemeği olurum??
Kesinlikle sebze yemeği olmazdım. yani sebzeli temek olabilirdim ama yemeğin ana malzemesi mutlaka ET olmalı ((: Hangisi olurum dersek de kesinlikle sonu KEBAP ile biten bir yemek olurdum. İskender Kebabı, Ali Nazik Kebabı, Adana Kebabı, Urfa Kebabı... diye uzar gider bu liste. Haaa hatta kabap ve yanında bir de buz gibi şişe kola olurdum (((: (bu daha çok ne olurdum değil de "Biri sana bir yemek ısmarlayacak olsa ne ısmarlasın??" sorususuna cevap oldu ama çaktırmayın :P )
Müzik aleti olsam ne olurum??
Kesinlikle Perdesiz Gitar. Herkese ses verir, ama herkese hakkı kadar ses verir. Eğer sıradan birisi aldıysa eline çoğunlukla saçma sesler çıkarır tek tük güzel sesler çıkar, haliyle kötü gitar denilip kenara konulur. Biraz bilen birisi ondan gayet güzel sesler çıkarabilir. Amaaa... Özel birisi ise, kabiliyetli ve bilgisi iyiyse o zaman o gitardan öyle güzel sesler çıkar ki hatta pek çok enstruman sesini çıkarabilir kişi o gitardan. Aslında ney de olmak isterdim aynı perdesiz gitardaki gibi tamamen kişinin özelliklerine ve bilgisine göre ses verir ney de. Ama o kadar huzur veren biri olamadığım için perdesiz gitar olarak kalmam daha yerinde olr (((:
Araba olsam ne olurdum??
Bugatti marka araba olurdum. Zaten görüntüsü ve şıklığı bitiriyor insanı ama daha da ilginci hazetede okuduğum bir haberin girişiydi;
"Kroyum ama para bende diyenlerdenseniz bilin ki Bugatti marka araba alamazsınız." görünce çok gülmüştüm. Zira Bugatti almak için önce başvuru yapıyorsunuz, sonra uzun bir değerlendirme sürecinden geçip değerlendiren komisyon soyluluğunuza, yaşantınıza hayat tarzınıza uygun derse o zaman satış yapılıyor yoksa 5 - 10 misli para da verseniz olmuyor ((: hatta Türkiye temsilciliğini yapan Doğuş Oto'nun açıklamasındaki şu cümle sanırım yeterli: "Türkiye’de hedefimiz yılda 1 adet Bugatti Veyron satmak. Daha fazlasının satılacağını düşünmüyoruz" ((:
Aylardan hangisi olurdum??
Ağustos olurdum. Hem tatil insanlar mutlu mesud olurlar hem de bizim memlekette "Gonyada" üzümlerin, mısırların falanolduğu aydır, pek bir lezizdir, tatından yenmez bir aydır P
Ayakkabı olsam hangisi olurdum??
Spor ayakkabı tabi... (((: nedeni yok Spor Ayakkabı olsam yeter bee :P
Kıyafet olsam ne olurdum??
Bu soruyu günlük hayattan beni bilen tanıyan herkes tartışmasız "ŞAPKA" diyeceğimi tahmin edecektir. Zira şapka benim için çok özel bir şeydir. 7 farklı şapkam vardır, kıyafetlerimin renk tonuna göre şapka takarım, böyle bir psikopattan ancak şapka olur işte :P:P
eveeet sorularımız bu kadarmış. Eeee şimdi kimin başını yakalım... Hımmm sizi seçtim Dilek ve Başak Esin (Nam-ı Diğer BESİN :P )... Haydi siz ne olurdunuz görelim bakalım (((:
14 Aralık 2007 Cuma
Şaka Nasıl Yapılır Örnekli Anlatım...
Bir kaç haftadır bazı sebeplerden ötürü blogda yazı yazmadığımı söylemiştim. Aslında hazırlamış olduğum kısmen bitmiş 4-5 yazım var. Ama içime tam olarak sinmedikleri için bu sebeplerin ortadan kalkması ile o yazıları düzenleyip burada paylaşma fikrindeyim. Bu sırada daha önceden yazmış olup Çocukken adlı blogda paylaştığım bir yazıyı ( İnehk in bir lafından aklıma geldi, bu şaka örneğini kendi bloguma da koyayım dedim) burada yeniden paylaşmak istiyorum zira çok keyif almıştım bu olaydan sizee okuyun buyrun...
Bi' gün sınıfta oturuyorken, S. ve D. isimli iki arkadaşım kantinden sınıfa geldiler ve yanıma gelip "rondo yer misin?" diye ikram ettiler. Kremalı rondo bu kaçar mı?? Amaaa meğersem o da şaka bisküvisiymiş, içinde krema yerine diş macunu varmış. Ben de ağzıma atıp yemeye başlayınca farketmiş bulundum. Bu sefer de ben "acısını alacağım, hatta müshil içireceğim size" şeklinde çıkıştım...
Bir-iki hafta sonra bi' akşam eczaneden bir kutu müshil ve bir kutu Aspirin aldım. Sonraki gün geldim okula 4 arkadaş S., D.(kurbanlar :P), Emre ve Ben kantindeyiz. Dedim "hadi içimden geldi çay alayım size". Çayları alınca tepsiye koyarken çaktırmadan müshili çıkardım, tabletinden iki tanesini çıkarıp "çöpe" attım. Sonra Aspirin i çıkarıp bir tane aspirini 3-4 parçaya ayırdım, 1-2 küçük parçayı attım çaylarına "Aspirin"den ve getirip verdim çayları. Emre'ye de çaktırmadan söyledim olayı. Çaylar yarıya kadar gelince ben konuşmayı o yaptıkları kremalı bisküvi şakasına getirdim. Sonra bi' an duraksayıp "Ömer bu çaylarda müshil felan yok değil mi? Yani yapmış olamazsın değil mi?" dediler. Tabi rol yapmayı hiç beceremeyen(!) ben de "Iıı şey yok ya niye yapayım, yani şey işte yapmamışımdır" şeklinde yalan söyleyemeyip(!) renk verdim :P Onlar iyice üsteleyince de " Ya evet attım içine müshil. Napayım çok kızdırmıştınız, tüm sınıfa da yayıp iyice rezil etmiştiniz beni. Bende çok sinirlendim yaptım işte ): " dedim. O an yüzlerini kesinlikle görmeliydiniz, ikisinin de sapsarı kesildi, öylece kaldılar. Sonra hemen ilk şoku atlatıp "ehehehe yemezler Ömer inanmıyoruz öyle kandıramazsın bizi" deyince müshil ilacının kutuyu çıkarıp masanın üstüne bıraktım. Baktılar tabletten iki tane hap kullanılmış "müshil değil bu ilaç" dediklerinde ise "Prospektüsü orada alın okuyun" dedim. Okudular, giderek ihtimaller azalıyor, iş ciddileşiyordu onlar için. Bi' an durup hemen " Eee bunları çaya attığını ne bilelim belki de çöpe attın bizi kandırıyorsun" diyerek uyanır gibi oldular ama bu da önceden söyleyebileceklerini düşündüğüm bir cümleydi ve planım dahilindeydi. Zira Aspirin bayağa zor eriyecek ve bardağın dibinde kalacaktı. Nitekim öyle de oldu. "inanmıyorsanız çayın dibine bakın daha erimemiştir ufak tefek parçaları duruyordur" dedim. Hemen bardağın dibine baktılar ve yüzler daha da sarardı. Zira müshil(aspirin) parçaları hala oradaydı. Bunu gören Emre hemen "aaaa prospektüste etkisi 12 saat sürüyor demiş.O halde gece boyu uyuyamayacaksınız, tuvalete gitmekten demek ki” o an edilebilecek en büyük füfürden daha beter bir cümleyi deyiverdi. Daha da kötüsü bi sonraki gün sınav vardı, o da akıllarına gelince iyice krize girdiler. Bu şekilde iyice sinirlerini bozma işim masayı sinirli bi şekilde terk edip sınıfa doru gidinceye kadar sürdü. Sınıfa geldik herşeyin üzerine birde sınıfta bas bas bağırdım "Çaylarına müsil atıp, müsil içirdim" diye. Artık ya beni öldürcekler ya da öldürecekler moduna geldiklerinde yaklaşık 1,5 saatlik işkenceyi sonlandırdım ve aspirini çıkartıp önlerine koydum “bir daha bulaşmazsınız şaka konusunda kimseye“ dedim afallayıp kaldılar. O işkence dolu 1,5 saatin siniri sebebiyle ne demek istediğimi algılayamadıklarını fark edince “çaydaki aspirindi bi zararı olmaz müsiller çöpte” diye açıklama yapıverdim. O an ikisinin bana öyle bir bakışları oldu ki içimden "Gidicisin Ömer Şehadet getirmeye başla" dedim ((: ama ben planımı bire bir yerine getiirmiştim, onlar da bir daha böyle bir işe yeltenemeyeceklerdi ya bu yetmişti bana (((:"
Son olarak da o bir 1-2 saatte "Kimseye hiç bir şey yapmadım, ama çok şey yaptım" işte şaka böyle olur :P:P:P:P:P:P:P:P:P:P:P:P:P:P
30 Ekim 2007 Salı
Sokak Lambalarının Dramı...
"Kötü yola düşen kadınlara sokak kadını derler. Şimdi durum belki manidar gibi, hani evi yani bi' yuvası yokmuş, o bakımdan sokak kadını demişler gibi açıklanabilir. Peki sokak lambalarının ne günahı var? Onlara "Sokak lambası" yakıştırması yaparak haklarına girmiş olmuyor muyuz?"
sorusu hep göz ardı edilen bir ayrıntıyı gözler önüne sermeme neden oldu. Aslında sorunun cevabı gayet açık ve sorunun içersinde cevabın kendisi bulunuyor. "Evi, barkı, yuvası olmadığından yola çıkılarak Sokak Kadını denilmiş olabilir" cümlesinde de bahsi geçen kadınlarla Sokak Lambalarının bu açıdan ortak yönü çoktur. Yani tıpkı bu kadınlar gibi "Sokak Lambaları"nın da bir evi, yurdu, yuvası yoktur. Her zaman, her şeye rağmen sokaklardadırlar. Ne bir yere gider ne de ayrılırlar sokaklardan. Peki bu yakıştırmayı yaparak onların hakklarına girmiş olur muyuz bilemem ama buna gelene kadar aslında türlü yönden haklarına girdiğimiz gün gibi ortada. Hepimiz o lambaların ışığında geceleri yürürüz, yeri gelir arkadaşlarımızla, yeri gelir ailemizle, eşimizle dostumuzla. Onlar ise hep yalnız olarak dururlar orda. Bu durumda haklarına girmiyoruz da ne yapıyoruz. Ayrıca bu güne kadar onları hep kullandık, onlardan faydalandık ama bir kez şefkat göstermedik. Sorarım hanginiz bir sokak lambasına sarılıp da sırtını okşadı?? Hanginiz bir gün gidip de halini hatrını, ihtiyacı olup olmadığını sordu?? Sorarım size bunları yapmak bir kenara, patladığında, çalışmadığında hemen görevliler aracılığı ile kenara, çöpe atılıp yenisi ile değiştirilmediler mi bu lambalar?? Hatta şefkatimizi, ilgimizi, sevgimizi o kadar esirgedik ki bu dediklerimi yapmak bir yana bozuldu diye çöpe atılırken bile kendimiz tenezzül etmeyip devletin görevlilerinin yapması için beklemedik mi? Hangimiz gidip kendi elleri ile düzeltmeye çalıştı?? Olsa olsa tekme atarak düzeltmeyi denemişizdir.
Evet daha bunun gibi onlarca hatamız, yanlışımız olmuştur "Sokak Lambaları"na. Son olarak sorarım Sayfacıbaşı sana;
"Bu kadar yaptığımız şeyin karşılığında bu "Lambalar"ın ne düşündüklerini, ne yaşadıklarını düşünmeyip verdiğimiz isimlerine kafamızı yormamız ne kadar doğru???"
Ve gelin bu gün yeni bir kampanya başlatalım. Herkes kapısının önündeki bir "Sokak Lamba"sına sarılsın ve bundan böyle onlara göstereceğimiz sevgi ve şevkatle, sık sık onlara sarılarak ne kadar kıymetli olduklarını hissettirelim.
8 Ekim 2007 Pazartesi
Mim Furyası,Sezon - 1 / Bölüm-2; Çıldırtan Detaylar...
- Aşırı derece de ayrıntıcı birisi olarak, ayrıntıya önem verilmemiş olmasına çok bozulurum. Zira hiç bir şey yüzeysel olmamalı, tüm ayrıntılar olabildiğince düşünülmeli...
- Benim gayet bilgi sahibi olduğum bir konuda, birisi gelip de bana hiç bir şey sormadan, bilip bilmediğimi öğrenmeden bilmiyor muamelesi yapıp kırk saat beni bilgilendirmeye(!) çalışırsa boğasım gelir... ((:
- Bir defa söylendiğinde yeterli olacak bir şeyin kırk defa söylenmesi...
- Karşısındakinin kim olduğunu bilmeden, sadece "Nick"ini bildiği kişiler hakkında ileri geri yorumlar yapan "İnternet Kullanıcıları"na...
- Göya Modifiyeli Doğan, Şahin arabalarla sabahın 3'ünde - 4'ünde apartmanın önündeki caddeden motoru boğa boğa geçen "İnsan Evlatları"na...
.
.
.
Daha uzuyor, acayip derecede "kıl" biri olmam sebebiyle çıldırtan konu çooook ((: neyse ama şimdilik yeterli bu kadarı...
Hah son olarak da;
MERAK ETMEYENLERE KIL OLUYORUM :P
Bu "Mim"i başkasına paslamak istemiyorum zira bir çok kişiyi gezmiş bir "Mim" ve daha da uzamasın diye düşündüm((:
Ayrıca ufak bir haber vereyim, "Mim" olaylarına biraz farklı bir boyut getirmek amacıyla 1 haftaya kadar çok değişik bir "Etkinlik"e girişeceğim, bir kaç blog yazarı yakın arkadaşımla. Yenilemek lazım bazen bazı şeyleri değil mi...(((:
4 Ekim 2007 Perşembe
Önce Alışveriş, Nerede "FİŞ"??
Akranlarım ve büyüklerim gayet iyi hatırlar. Bir zamanlar "Devlet"in başlattığı ve halkı bilinçlendirme konusunda gayet amacına uygun bir reklam serisi vardı. "Önce Alışveriş, Sonra Fiş" sloganıyla alışverişlerde kayıt dışının azalması, halkın bu konuda bilinçlenmesi için türlü türlü reklamlar yapılmış ve büyük ölçüde amaca ulaşılmıştı. Şahsen ben o reklamalrdan sonra sakız için bile fiş ister olmuştum...
Tabi zaman değişti, teknoloji ilerledi...Paranın yerini Kredi Kartları aldı. Şimdilerde ise son moda"Garanti trink"...Reklamlarını sık sık görüyoruz, güzel ve işlevli bir uygulama(mı acaba??)... Yalnız benim kafam "Başlık"tan da anlaşılacağı üzere farklı bir noktaya takıldı. Tam olarak şu şekilde;
"Reklamlarında eleman geliyor,trink okutuyor( ki kasıla kasıla, kasiyeri iplemez, muhattap olmaz bir halde) basıp gidiyor.
Eeeee hani "Fiş"???
Kardeşim bizim ülkemizde yıllarca çalışıldı uğraşıldı bilinçlensin diye millet, hatta 4-5 ay öncesinde kampanya başlatıldı Maliye bünyesinde "100 fatura ve ya Fiş getirene çekilişle Laptop" şeklinde. Eeee bu reklamdan sonra gayet "Özenti"liğe yatkın bir ülke olarak, "Şekilcilik" adına fişi umursamadan reklamlardaki gibi basıp giden sayısı bir hayli olacaktır.
Kimse sakın, "Ya o reklamın amacı farklı, hem orda fiş aldığını görse ne olur görmezse ne olur, orada fiş almadı diye biz de fiş almamazlık edecek değiliz ya, o kadar da aklımız çalışıyor" demesin. Diyen varsa, onlara öncelikle "Thank you for smoking / Sigara İçtiğiniz İçin Teşekkürler" i izlemelerini (özellikle de Hollywood filmlerinde ufak ayrıntılarda yer alma karşılığında ödenen tonla para ile ilgili kısmını) , biraz da psikoloji incelemesi yapmalarını tavsiye ederim. Nasıl dizilerdeki silahlı kişiler, halkımızı "Delikanlılık" ayağına maganda haline rahatça getirebiliyorsa, bu tarz reklamlarda "Duyarlılığı", "Bilinçli Kişi" sayısını hızla azaltıyor, farkında bile değiliz... Magazin programlarını, sabah programlarını bizleri yozlaştırdığını söyleyerek protesto eden (ve ya ediyormuş gibi davranan) bizler, biraz da reklamları irdelesek nasıl olur acaba...???
Not: Belki belirli bir sistem gereği fişsiz alışveriş yapılıyordur bu "Trink" ile diye düşünüyorum, en azından bir umut diyerek... Lütfen bu konuda;
30 Eylül 2007 Pazar
En Dikkat Çekici Çelişkili Mim (:

Aaaaaa sevgili OmAr beni "Mim"lemiş :P :P . Neyse sulandırmadan konuya geleyim ((:
"Dikkatinizi çekmiş olan, gördüğünüz, duyduğunuz, ilk aklınıza esen ve sizi gülümseten Çelişki" ne ola ki??? diye Merak ettim ve önce kendim başlayayım diye kendimi "Mim"ledim...
Hemen "Seyfi Uzunkök"den bire bir alıntı Çelişkime geçeyim;
"Toplumumuzda ayıp diye ifade edilen bazı yaşam tarzları vardır. Kıyafet bunun bir parçasıdır. Bir kız açık giyindiğinde çok az bir kesim bunu yadırgayabilir. Örneğin mini eteklidir. İşin garip yanı ise erkek dışarda şortla gezdiğinde herkes tepki verir, ayıp der.( Annem-Babam'ı alıştırana kadar onlarda böyle diyordu bana :P) Halbuki erkeğin bacağı kimseyi kolay kolay tahrik etmez. Ama bu ayıptır. Mesela bu şekilde bir mülki amirin yanına çıkamazsınız. Ya da adliyeye giremezsiniz. Ancak mini etekli bir kadın girer. Bu da erkeklere yapılmış bir baskıdır. Kimse tarafından da dile getirilmez. Erkek bacağı açık gezme özgürlüğüne sahip değildir. Ama kadın mini etek giyme hakkına sahiptir. Sonuç tahrik olsa bile..."
Bu gözlem kesinlikle benimde yakındığım bir konu. Hayatımda ilköğretim ve lise eğitimimde bile spor tarzlı ayakkabılar giymiş, asla klasik ayakkabı giymemiş biriydim. Ama gelin görün Üniversite de çeşitli sebeplerle Rektörlükte toplantıya girmem gerektiğinde ilk karşıma getirilen şey "Senato kararı var, toplantıya kravatsız, takım elbisesiz giremezsin" ve haftada 2-3 kez bu tarz toplantılarda takım elbise, kravat ile çile çekmekteydim... Bayan Rektör yardımcımız ise gayet klasik-spor arası kıyafetlerle, hatta olabildiğince renkli cıvıl cıvıl kıyafetlerle nisbet yaparcasına gelirdi her toplantıya, iyice çıldırırdım((:
Neyse sırada Günün Şanslı-Kurbanları(aha çelişkinin alası :P) var...
Mınar
Guijarra
Tugba
Buyrun sahne sizin ((((:
28 Eylül 2007 Cuma
"Mim" mi?? O da Ne Ola ki???
Tugba ve Guijarra da ayrı ayrı ama aynı konuda "Mim"lenmiş ve kendi üslubuyla yazmışlar "Mim"e cevaplarını. (Tugba'nın cevabı, Guijerra'nın cevabı). Ardından da "Seni Seçtim Pikaçuuuuu" şeklinde "Haydi bakalım benden daha iyisini yazabilecek misin?" demiş ikisi de ve topu bana atmışlar. Konumuz;"En yakınımızdaki kitabın 187. sayfasının ilk cümlesi... Bakalım benim en yakınımdaki kitabın
187. sayfasında ne var?
şu cümle;"Okuduğuher şey üzerinde uzun uzun düşünüp taşınan Clausius 1848 yılına gelindiğinde, Evren'in kaderi üzerine kafa yormaya başladı"
Bu cümle, 1800 lü yıllarda Prusya'nın, sonralarda ise Dünyanın en önemli fizikçilerinden biri olan "Radolf Clausius" için "Dünyayı Değiştiren 5 Denklem (Michael Guillen)" de sarf edilmiş. Ya böyle pek bi "entel" olması için aranıp bulunmuş bir kitap ve cümle gibi oldu ama cidden ilk aklıma gelen ve yakınımda, hatta dibimde o varmış. Ama tavsiye ederim 5 büyük bilim adamının hayatını çok güzel işlemişler (:
Eveeett... Şimdi de bende sıra mimleme adına((:
Ancak konuyu değiştirmek istiyorum. Yeni Konumuzzz...
"Çelişkiler"
Evet, günlük hayatta dikkatinizi çeken, İLK AKLINIZA GELEN, yüzünüzü gülümseten ÇELİŞKİ Nedir???
Açılışı kendim yapmak için, ilk olarak kendimi "Mim"liyorum ((: Haydi bakalım "Meraklı Yaratık" merakımızı gider bi' (((((:
17 Ağustos 2007 Cuma
Senede Bir Kez Hatırlamak ve Hatırlanmak...
"Allah ölümü önce "TAŞ"lara vermiş, ancak taşlar ölenlerin ardından yıllarca ağlamış yas tutmuş. Daha sonra Allah ölümü "DAĞ"lara vermiş, dağlarda yıllarca yas tutmuş, ağlamış ölenleri için. Son olarak Allah ölümü onlardan da alıp "İNSAN"lara vermiş. Başlangıçta insanlarda ağlamış yas tutmuş ama bir süre sonra herkes kendi hayatıyla kendi keyfiyle meşgul olmuş her kes unutmuş gitmiş ölenlerini..."
Bu gün benim doğum günüm!!! (: 1984 yılından beri bu dünyada ikamet etmekteyim...Daha da önemli kılan bu günü, benim yada bi başkasının doğmuş olması değil de 17 Ağustos 1949 yılında Bingöl çevresinde ve "Tam 50 Yıl" sonra aynı gün de 17 Ağustos 1999 da bu kez İzmit ve çevresinde kaybettiğimiz "On Binlerce" insanın ölümünün Yıl Dönümü olması... Her Afette olduğu gibi hazırlıksız yakalanmamız, kayıplar, hatalar... bunları her radyo televizyon ve gazetede hatta bloglarda okuyacaksınız yada okudunuz. Bence işin vahim yanı, ki bu sadece bu olaya has değil, 30.000(resmi kayıtlar böyle ama kayıplar eminim çok daha fazladır) kişinin çok büyük bir afette kaybedilmesi ve bunu şimdilik senede 1 kez hafiften bir yas havasında anıyor olmamız.(Dahada acısı bu yas havasının şiddeti giderek azalıyor ve görünen o ki yakın bir zamana sadece haberlerdeki ara başlık halinde sanki Afrika'da bir alakasız bir yerde olan bir olaymış gibi anılacak. Umarım kötümserimdir bu konuda da gerçekler daha iyimser bir halde gelişir...)
"Doğum Günü" kavramına küçüklükten beri ısınamamış kafamda soru işaretleri var ken bir de üzerine Biri "Unutulmuş" ve bir diğeri ise unutulmaya yüz tutan iki depremin de doğduğum güne denk gelmesi her sene bu sorularımı iyiden iyiye artırır oldu. Küçüklükten beri anlayamadığım bir olayı, bir mutluluğu yada üzüntüyü "Doğum Günü", "Yıl Dönümü" gibi kavramlar olmadan niye hatırlayamıyoruz, niye illa bu kavramlara ihtiyaç duyuyoruz???
Günlük hayatımda sürekli görüştüğüm yada cidden çok iyi bir dostluğumun olduğu insanlara değil bu merakım, zira onlarla her gün bir şeyler paylaşıyoruz. Bu merakımın kaynağı, bütün bir yıl boyunca aramayıp, görüşmeyip, hal hatır sormayan kişilerin "Doğum Günümü" hatırlayarak(ki bu telefona hatırlatma notu yazmak ve günü geldiğinde hatırlatmasını beklemek kadar kolay bir şey artık) bu vesile ile hal hatır sorması beni önemsediğini göstermesi...Buda güzel hatırlanmak bu sebeple de olsa ama neden hep eşinizi "sevdiğinizi" söylemek "jest" yapmak için "Evlilik Yıl Dönümü"nüzü beklersinizde her hangi bir gün de bunu yapmazsınız??? Ya da bir arkadaşımıza "Doğum Günü" sebebiyle gider bir hediye alır ya da "İyi ki Varsın" gibi cümleler söyler, her hangi bir gün durup dururken normal bir arkadaşımıza "ya iyki varsın" ya da benzeri bir mesaj atmayız, atanada "ne bayram değil seyran değil eniştem beni neden öptü" gibi laflar sarfederiz??? Neden illa "Huzur Evlerine" ziyaret için bayramarı bekleriz??? Bu dediklerimin kimisini yapıyor kimisini es geçiyorum bende ama neden illa güzel bir şeyler yapmak için hep bir "kılıf" bulmaya çalışıyoruz cidden çok "MERAK EDİYORUM"...(: