25 Şubat 2008 Pazartesi

Blograzzi Kıyağı ve Haftanın Arşivden Seçme Yazısı...

Öncelikle Blograzzi de "Günün Blogu" olmuşum, Oskar gecesinin bereketi bana vurmuş, az önce öğrendim pek sevindim sağolsunlar varolsunlar :P
Blograzzi ekibinin seçmiş olması sebebiyle hiç bir şeyden dolayı şahsen sorumluluk kabul etmiyorum bilinsin.
"Biz geldik günün blogu olmuşsunuz diye ama saçma sapan bir yer olmuş hiç de layık değilmişsiniz" diyecek olan olursa, ben masumum deyip suçu Blograzziye atarım, satarım acımam :P
Tekrardan sağolsun Blograzzi, bunu saymayız bir daha isteriz...

Gecenin ikinci mevzusu da, bu haftaki arşivden seçimim "Küresel Isınma ve Et Kıtlığı Tehlikesi" yazım oldu, bunu da belirtivereyim (((:

22 Şubat 2008 Cuma

Neden Yere Düşeriz???

Neden yere düştüğümüzü küçükken ara ara merak ederdim. Yani ayakta ne güzel gayet rahatız, yerde ne işimiz vardı ki?? Daha doğrusu yere doğru bizi çeken görünmeyen ipler mi vardı, ama her taşa, toprağa, suya, hayvana, insana bağlı görünmeyen bir ipin olması o yaşta bile saçma geliyordu. O yaş dediğim 5 - 6 civarı. Daha sonradan okula başladım, kafam farklı şeylerle meşgul oldukça bu "Düşme Mevzusu"nu unutmuş gitmiştim. Sonraları Newton, yerçekimi falan öğrendik ama onlar işin bilim kısmıydı. Bir gaye olmalı dedim durdum bu sefer de Lise dönemimde. Ta ki Üniversiteye gelip bir büyüğümle yaptığım bir sohbete kadar. Konuşma sırasında alelade bir söz ve teselli manasıyla bir arkadaşa uzun yıllardır merak ettiğim sorunun cevabını veriverdi;
"Ayağa kalkabilmek için öncelikle düşmek gerekir"
Bu sözü duyduğumdaki sevincime ne arkadaşım ne de büyüğüm anlam verebildi, ama o anda ben çok kimseye ıvır zıvır, saçmalık olarak gelen bir duruma anlam vermiştim. Zira olay sadece düşmek ve kalkmakla alakalı değildi. Evet 5 - 6 yaşımdaki merakım sadece Düşmek ve Kalkmak üzerineydi, ama lise ve sonrasında asıl mevzu yapılan hatalar, yanlışlar ve bu yanlışların telafisine karşılık geliyordu. Yani artık "Neden düşeriz?" sorusu "Neden yanlış yaparız?, Neden hata ederiz?" e dönüşmüştü. Ve işte cevabı karşımdaydı;
"Ayağa kalkabilmek için" yani doğru olanı görebilmek, yapabilmek için önce yanlışı görmek, gördükten sonra da doğruya yönelmek asıl önemli olan. Daha pek çok mana barındırıyor aslında bu yere düşme konusu ama uzattım yeterince daha fazlası tadını kaçırır konunuz ((:
Az önce bir alttaki Satranç ve Eskimeyen Bir Ders yazısında ufak oynamalar yaparken aklıma bir anda geldi bu yazı, daha güzel bir yazı olabilirdi belki ama kafam şu an ancak bu kadar basabildi, idare ediverin (((:

Satranç ve Eskimeyecek Bir Ders

Yaklaşık 2 ay önce bir yazı yazmıştım ve taslak olarak kaydedip, ileride yayınlarım diye bırakmıştım. Ancak 1 - 2 saat önce nihayetinde Ankara'ya döner dönmez maillerimi kurcalarken Pınar'ın yolladığı bir mailde yazdığım yazıdaki hikayeyle karşılaşınca geciktirmeden yazıyı yayınlamanın güzel olacağını düşündüm, Pınar fark etmeden verdiğin GAZ :P için teşekkürler (((:
"M.S. 570 - 600 yılları civarında Hindistan'da bir Brahman rahip dönemin Şah'ına ders vermek amacıyla Şah'dan, Vezir'den, Kaleler'den, Filler'den, Atlar'dan ve Askerler'den oluşan bir oyun yapıp "sen ne kadar önemli biri olursan ol, adamların askerlerin olmadan, hiç bir işe yaramazsın, hiç bir önemli iş yapamazsın" demek istemiş. Şah durumdan memnun "Peki, oyununu ve dersini beğendim, dile benden ne dilersen" demiş. Rahip, Şah'ın bu sözünün üzerine alması gereken dersi almadığını düşünerek, "bir miktar buğday istiyorum" demiş. "Sana bulduğum bu oyunun birinci karesi için bir buğday istiyorum. İkinci karesi için iki buğday, üçüncü karesi için Dört buğday istiyorum. Böylece her karede bir önceki karede aldığım buğdayın iki misli buğday istiyorum. Sadece bu kadarcık buğday istiyorum." demiş Şah, kendisi gibi yüce ve kudretli bir şahtan isteye isteye üç beş tane buğday isteyen bir rahibin, küstahlığa varan alçakgönüllülüğüne sinirlenmiş ve ona ders vermek için "Hesaplayın. Hak ettiğinden bir tane fazla buğday vermeyin" demiş.
Hesaplama başlanır. Her şey gayet yolundaymış. Zira 64 karelik bir tahta var ve 10. kareye gelindiğinde henüz daha 1023 buğday yani yaklaşık 1 avuç buğday ediyordu. 15. karede ise topu topu 1.5 kilo buğday etmişti toplam verilmesi gereken miktar. Hesap hep böyle gidecek diye düşünülüyor rahibin bu hesap sonunda 5-10 kilo buğdayını ve de dersini alıp gideceği düşünülürken hesaplar biraz ciddileşmeye başlamış. 25. karede toplam miktar 1.5 Ton olmuş. 31. karede ise durum şakası olmaz bir hal almış, çünkü miktar 92 ton olmuş. 49. karede ise 24 milyon Ton'a ulaşmış, ki bu Türkiyenin yıllık buğday üretiminden çok daha fazlası demek oluyor. 54. karede ise Dünyanın bu günkü ölçülerle yıllık üretimi kadar buğday yani 771 milyon Ton a gelinmiş. Ve sonuçta 64. kareye gelindiğinde Rahibe bu günkü ölçülerle Dünyanın 1500 yıllık buğday üretiminin verilmesi gerektiği ortaya çıkmış."
İşte Satranç oyununun çıkışına yönelik rivayetlerden birinden bu şekilde bahsediyor Sinan Sertöz Matematiğin Aydınlık Dünyası adlı kitabında. 6 yaşımdan beri gerek kişisel, gerek resmi yollarla samimi bir tanışıklığımın olduğu ( :P ) bu oyunun bu kadar önemli ve etkileyici bir dersi de içinde barındırdığı hiç aklımdan geçmezdi. Yıllar önce bu hikayeyi okuduğumda "Ulen şu Rahip gibi kafamız çalışsa ah keşke" demiştim. Hala da derim ((: Ama artık bununla birlikte "Sonuçlarını gerektiği kadar düşünmeden attığımız adımların, hiç beklemediğimiz şeylere sebep olabileceğini" de düşünür oldum. Bu çok sık yaptığımız bir şey. Ancak malesef her zaman ödenen bedel Buğday olmayabiliyor...
Şah'ın yaptığı gibi
düşünmeden, kafa yormadan, kolay yolu seçip görüntüde ne varsa ona göre yorum yapıyor, kendimizce "Güya" ceza veriyoruz "Hesaplayın. Hak ettiğinden bir tane fazla buğday vermeyin" diyerek, yahut yine Şah'ın yaptığı gibi "Kudretimizin her şeye yettiğini düşünüp", kendi (Kıt) bilgilerimiz ışığında(!) "dile benden ne dilersen" diyoruz. Ama düşünmüyoruz ki "Hak ettiğinden bir tane fazla buğday vermeyin" deyip ceza(!) veren Şah da, benzer fikirlere kapılan bizler de malesef bu anlık, düşünmeden sarf edilen sözler, davranışlar ile bindiğimiz dalı kestiğimizi görmüyor "Ağacı" keserek ona ceza verdiğimizi sanmakla avunaduruyoruz...
Satranç düşünce oyunudur, düşünmeden oynanmaz. Zira hamle yapıp elinizi taştan çektiğiniz anda o hamlenin geri dönüşü yoktur. En değer verdiğiniz taşınızı yanlış gördüğünüz bir hamle sonucu boşa harcarsanız, o taşın geri size gelmesi çok zordur, ancak ve ancak çok doğru ve akıllı hamleler sonucu mümkün olabilir. Satranç hayatın maddeleştirilmiş halidir benim gözümde, o sebeple tıpkı satrançdaki gibi "Hayatınızda da adımlarımızı düşünerek, tartarak atmalıyız. Zira hayatınızda sahip olduğunuz ve çok değerli olan kişileri kaybetmeniz kaçınılmaz olabilir..."
Her insan hata yapar, Satrançta da Hayatta da, ama asıl nokta devamındaki hamlelerinizin, adımlarınızın bu hatanızı telafi edebilmenizi sağlatabilecek kadar iyi olmasıdır...

16 Şubat 2008 Cumartesi

Merak Ettim de Nasıl Yazılıyor Bu Kelimeler - 2...

Hemen altta bahsettiğim o işler arasında boş da durmamaya çalıştım. Aklıma takılan bir iki söz ve kelimeyi araştırayım derken, kendimi Blog yazmaya yeni başladığım sıralarda oluşturduğum ve yanlış yazılıp kullanılan kelimeleri içeren listeye benzer bir liste yapmış buldum. Bu kelimelerin bir kısmını doğru bir kısmını ise ben de yanlış kullanıyorum. Ancak doğrularını kullanmaya çalışmak, az da olsa dikkat etmek sanıyorum hem kendimiz hem de dilimiz için faydalı olacaktır (((:
Not: Kelimelerden bir kaçı ilk listede de var ancak bu kelimeler tekrar yazmanın faydalı olacağını düşündüğüm kelimelerdir.

Doğru / Yanlış
Aferin - Aferim
Bahçevan-
Bahçivan
Başlamak - Start Almak
Bulgar - Bulgaristanlı

Delalet (İşaret Etmek) - Dalalet (Sapkınlık)
Dershane - Dersane

Elemek - Elimine Etmek, Ekarte
Entelektüel - Entellektüel
Ezkaza - Eskaza
Faaliyet - Faliyet
Gürcü - Gürcistanlı
Harikulade - Harkulade
Hastane - Hastahane
Hint - Hindistanlı
İcap Etmek - İcabetmek
İddianame - İddaname
İngiliz - İngiltereli
İnisiyatif - İnsiyatif

Kafe - Cafe
Kerli Ferli - Kelli Felli

Komiser - Komser
Kaza ya öyle değil - Kazın Ayağı Öyle Değil ( Olay öyle değil, zamanla yuvarlayarak bu hale getirmişiz)

Kaile Almak - Kaale Almak
Küresel - Global
Maalesef - Korkarım ("I'm Sorry"den gelir, dilimizde böyle bir hitap şekli yoktur)

Popüler - Populer

Rastlamak - Raslamak
Sahlep - Salep
Sahneye Çıkmak - Sahne Almak

Servi Boylu - Selvi Boylu
Stil (tarz) - Sitil (Küçük Kova, Bakraç)

Strese Girmek - Stres olmak
Sürpriz - Süpriz
Şarj - Şarz
Şefkat - Şevkat
Şoke Olmak, Şok Geçirmek - Şok Olmak
Şov - Show

Yıkanmak - Duş Almak

11 Şubat 2008 Pazartesi

Haftanın Arşivden Seçme Yazısı ((:

Dikkatinizi çekmiştir hemen sağ tarafta "Haftanın Arşivden Seçme Yazısı..." diye bir şey var yaklaşık 1 aydır ((: haftanın yazısı olmayı geçti ayın hatta yılın yazısı falan olma yolunda ilerlemekte olan bir bölüm orası ((: Teorikte çalışma prensibi şu şekilde olacak bir kısım orası;
Her hafta kendi seçtiğim eski yazılarımdan birinin girişini oraya yazıp yazının kendisine de bir link vereceğim, ilgisini çeken tıklayıp okuyacak, olay bundan ibaret.
Bu vesile diyeyim size, kendi yazılarım diye demiyorum ama arşivdeki yazılarımı kurcalarsanız hoşunuza gideceğinden eminim ( reklammmm :P:P )
Bu hafta arşivden seçimim özel günler manyağı olmuş olmamız ve 14 şubat örneğinin burnumuzun dibinde olması sebebiyle "Senede Bir Kez Hatırlamak ve Hatırlanmak"(17 Ağustos 2007) oldu. Biraz keyifsiz bir yazı ama beğenirsiniz umarım ((:

10 Şubat 2008 Pazar

Mim Furyası; Sezon 2 / Bölüm 1

Efendim baktım Lost 4. sezona girdi ben de "Mim" furyasının 2. sezonunu açayım dedim, vatana millete hayırlı olsun. Çok sıkı bir giriş yapıyorum bu sezona ve halihazırda bekleyen 5 mim sayesinde hazır olun her an bunlardna birine cevap verip altına da pası size atttığımı görebilirsiniz, demedi demeyin :P
Sezon açılışını Jelibon'un yolladığı mim ile yapalım bakalım.
"Neden blog yazıyorum?" sorusuna cevap bulmak güç. yani aslında bulunurda en doğru güzelini bulmak lazım. "Egomu tatmin ediyorum", "Saçma sapan yazılar yazmama rağmen daha nereye kadar sabredip takip etmeye devam edeceksiniz diye sizi denemek için yazıyorum", "Neyim eksik benim deyip başımın kel olmadığını isbat için yazıyorum", "Bedava hizmet veriyorlar durun bir tane de ben açayım bari deyip, sırf bedava olduğu için ve kalabalık etsin diye yazıyorum" daha uzar gider. Ama daha bariz olan sebep ise şöyle ki;
"İleride kitap çıkartmak niyetiyle burada yazmaya başlayıp bir alt yapı oluşturmak niyetiyle başlamıştım yazmaya. Ancak bir süre sonra o kadar keyif vermeye başladı ki, o kadar güzel kazanımlar oldu ki Blog Ailesinin hep bir üyesi olarak kalmak istemeye başladım ve yazmaya, blog ile ilgilenmeye, başka bloglara gidip yorumlar yazmaya olabildiğince devam ettim ve ediyorum da"
Evet durum budur ((: daha sıralanabilecek o kadar çok sebep var ki aslında ama bunlar yeterli sanıyorum ((:
Şimdi de sıra "Mim"in gideceği yer, mekan seçimine ((: Hah tamam en iyisi Taluyka nın neden blog macerasına atıldığı ve hale buralarda olduğunu öğrenelim. Haydi bakalım Talu göster kendini :P

4 Şubat 2008 Pazartesi

"Hack" Nasıl Yapılır?

Önemli bir notla yazıya başlamakta fayda var; burada bahsi geçen metodu kullanıp kullanmamak tamamen sizin sorumluluğunuzdadır. Yazar olarak ben, burada verdiğim bilgi dahilinde birilerine vereceğiniz herhangi bir zarardan ötürü sorumluluk kabul etmiyorum. Merak ettiğinizden de adım gibi eminim, o yüzden yazının faydalı olacağına inanıyorum.

Öncelikle "hack" dedikleri nedir, ondan bahsedelim. Çok genel inanışa göre sistemleri problemden probleme sokup, içindeki bilgileri, şifreleri ve bilumum özel kayıtları ele geçirip sonra da ardından da koca bir not bırakmaya "hack"lemek deniyor. Gerçek anlamı bu değil ama üç aşağı beş yukarı bu diyelim biz.

Şimdi bu "hacker"lar hacklemeyi nasıl yapıyorlar biraz da ondan bahsedelim. Öncelikle bir sistemin arka planına yani kontrol edilen mekana geçmek için genelde bir şifre gerekir. Bu şifre de belli bir mekanizma tarafından eşlenir ve yetki verilir ya da yetki reddedilir. Örneğin bir sitenin sahibisiniz diyelim, size daha önce verilmiş olan kullanıcı adı ve şifre sorulur. Siz bunları bu mekanizmaya verirsiniz, bu mekanizma ise daha önce saklı bir yerlerde bulunan asıl şifre ve kullanıcı adıyla karşılaştırır ve onaylar ya da onaylamaz. Onayladığı takdirde sisteme girersiniz ve yetkiler elinizde olur.

Sistemlerin genelde bir de arka kapıları olur. Bu kapılar hatalardan kaynaklanabileceği gibi, eksik yerler ya da unutulmuş boşluklar da olabilir. İşte hacker diye tabir ettiğimiz kişiler bu açıkları bulurlar ve sistemlerin kontrol mekanlarına girerler. Genelde bu iş bir hırsızın kapıyı bir şekilde açıp evinize sizden izinsiz girmesi gibidir. Yani illa ki bundan memnun olmayız.

Bazıları da bu işi sistemin bu açıklarını bulup, sistem yöneticilerini uyarmak ya da bizzat bu açıkları kapatmak için bu işi üstlenirler. Bunların sıfatları da "beyaz"dır, İngilizcesiyle "white hacker". Bunlar genelde güvenlik uzmanlarıdırlar ya da güvenlik için işe alınmış kimselerdir.

Peki evimize bir hırsız girse bunu nerden anlarız? Elbette ki çaldığı şeylerden. Ya hiçbir şey çalmadıysa? O zaman bıraktığı izleri bulabilirseniz anlama şansınız olur. İşte, siteler içinde çalınacak fiziksel bir şey olmadığından dolayı, sisteminize birileri girdiğinde eğer iz bırakmazsa bunu anlayamazsınız. Bu yüzden bazı "hacker"lar kendilerini göstermek için büyük notlar bırakırlar. Bunun örneklerini muhtemelen hacklenmiş siteler üzerinde görmüşlüğünüz vardır. "Hacked by..." gibi notlar görürsünüz, örneğin.

İşte bu yazıda bahsedeceğim bir hack örneği de böyle yapılmış ve ardından notunu bırakmış. Kendisi, kendi deyimiyle Google'ı hacklemiş bir arkadaşımız. Erzurumlu ve Aziz Türk milleti adına Google'daki açığı tespit ederek uyarmış ama "beyaz"lardan olduğu için sisteme herhangi bir halel(zarar) getirmemiş, sağ olsun.

İşte bu yaşayan örneği veriyorum: Google Hack

Şimdi bu hack olayı nasıl yapılır, ayrıntıları veriyorum: Önce Google Groups'a gidilir, bir grup açılır. İçine de "Seni hekledim Gogıl amca, naber? hehehe" yazılır ve ardından imza atılır. Gerekiyorsa renk düzenlemeleri siyah ve ürkütücü yazı tonlarından seçilir. Ardından da grubun internet adresi arkadaşlara "Bakın Gogıl'ı hekledim" diye mesaj gönderilir.

İşte gördünüz. Google'ı bile "hack"lemek bu kadar basit! Zor bir şey sanmıştınız değil mi?

Not: Ne olur ne olmaz, belki Google bu açığından haberdar olup da kapatır diye bir ekran görüntüsünü sakladım. Burdan görebilirsiniz.

29 Ocak 2008 Salı

Acıkanlar Bir Parça Alabilir...

Buyrun size "Etli Ekmek"... Birer parça alın ama fazla almayın, zira ancak doyarım!!!

Bu arada Fotoğrafları Konya da çekmiştim. Kenar mahallelerden birinde bir dükkanındaydık, tabakla falan uğraşma gazete serelim sen getir hepsini dedik, bu görüntü oluştu (((: 15+ porsiyon var o yığında ve dikkat ederseniz yığının yüksekliğinin su bardağıyla pek bir yakın olduğunu görebilirsiniz... Haa ayrıca 4 kişi keyifle bu yığının hakkından gelmiştik, pek güzel olduydu... ((((:

23 Ocak 2008 Çarşamba

Okumanızı Özellikle Tavsiye Ediyorum

Evet, Ya/sin'in mekanı www.hosaf.org da dün Hürriyet'in sitesinde okuduğum haber hakkında kafam attı, biraz önce bir yazı yazdım okumanızı özellikle tavsiye ederim ((:
Buyrun buradan okuyabilirsiniz...

21 Ocak 2008 Pazartesi

Soygun Nasıl Yapılır?


"Merak Ettim De" ekibi olarak sizlere her alanda yeni, faydalı ve doğru bilgileri aktarmaya devam ediyoruz. Bugün de sizlere "Soygun nasıl yapılır?", resimli olarak anlatma ihtiyacı duyduk. İşte yeni nesil suç örgütlerinin "En Yeni" soygun tekniği...

17 Ocak 2008 Perşembe

Liseden Bir Seçme Vukuat Daha...

Ocak ayına hızlı başlamış, arayı soğutmadan yazı yayınlar olmuşken, son 1 haftadır neidüğü belirsiz bir hastalığa ev sahipliği yapıyorum, kendisi bol miktarda, öyle böyle değil, bitkinlik ve ağrı getirmiş durumda ve ilaç kullanmaya karşı olduğum için (vücudumun bağışıklık sistemi ne işe yarıyor çalışsın işini yapsın, hazıra alışmasın) gidişi azıcık gecikti sanırım. Her ne kadar nette de olsam bu sıkıntı pek de bir şeyle uğraşama fırsatı tanımıyor ama sanıyor ve hissediyorum bu gün kendime geldim gibi,
Neyse hastalık bahane edip boş bıraktım bir süre daha boş kalmasın burası diye Çocukken blogunda daha önceden yazdığım bir yazıyı daha, Patron Mustafa Can'ın insaflı, hoşgörülü, sevecen, iyi niyetli yanına sığınıp, yayınlıyorum. Okul maceralarımın ikincisi olsun bu yazı, 3. sünde de hocalardan bir kesit sunarım artık :P

Yılllaaarrr önce, Lise sondayız, öss telaşı ile ortalıkta geziniyoruz. Fen Lisesi olduğumuz için hocalar il çapındaki, Türkiye çapındaki denemelerden hep iyi sonuçlar almamız gerektiğini söyleyip kasarlardı bizi . Öğrenci milleti illa bir taraftan muziplik yapacak yoksa rahat edermi hiç ((: Cevap kağıdına farklı isim kodlamalar, cevap kağıdındaki kutucukları doldurarak tavşan v.b. figürler yapmaya çalışmak gibi klasik olaylardan başka farklı ve yeni fikirler çıkarırdık her sınavda ((:
Bir gün M.E.B. in saçma sapan denemelerinden birindeydik yine. Yanımda Saygın diye bir arkadaş oturuyor. Sınavın ortasında dedik ki bi geyik yapmak lazım ama ne olsun??? Aklımıza süper bir fikir geldi. Saygın ismini "üfürükten teyyare" olarak kodladı, ben "Selam söyle o yare", önümüzde oturan Yasin ve Ali de "Yarin başı ağrımış","Bulacağız bir çare" diye kodladılar. Tek sorun vardı bunları alt alta getirmemiz lazımdı. Hemen aklıma çözüm yolu geldi. Sonuçta liste bilgisayardan otomatik sıralanıyordu ve bizde isimlerin başına nokta koyarsak noktayı "A,B,C..." gibi karakter sayacak ve alt alta sıralayacaktı ve son mısranın başına noktadan sonra "Z " koyduğumuzda ise satırlar tam istediğimiz gibi sıralanacak ve işlem tamam olacaktı. Ayrıca dikkat çekmesin diye isim yazılan yere normal uydurma isimler yazdık(sonuçta değerlendiren bilgisayar kutucukda yazanı değil kodlanan kısmı dikkate aldığı için sıkıntı olmayacaktı da) :P Sınav bitti haftalar sonra sonuçlar geldi. Gelen listenin sonunda bizim isimlerimiz yer alıyordu:

İsim___________________ Doğru ____ Yanlış_____ Net
.ÜFÜRÜKTEN TEYYARE...................................................
.SELAM SÖYLE O YARE...................................................
.YARİN BAŞI AĞRIMIŞ.....................................................
.ZBULACAĞIZ BİR ÇARE.................................................

son sayfada olduğumuzdan hocalar hiç bakmamış dağıtmıştı tüm okula listelerin örnekleri, panolara felan da asılmıştı. Sonradan müdür yrd. "Bu terbiyesizlerin kim olduklarını biliyoruz, gerekli işlemler yapılacak haklarında" demiş olsada biz bunların kuru sıkı laflar olduğunu biliyorduk ve de yapacağımızı yapmış çoktan deneme sınavındaki taklit isim furyasında yeni bir çığır açmıştık ((:

12 Ocak 2008 Cumartesi

Kopya Çekmek mi?? Haşşaaaaa!!!

Daha önceden bir kaç yerde bundan yıllar yıllar önce Çankırı da Süleyman Demirel Fen Lisesi’nde okumuş olduğumdan bahsetmiştim, bilenler bilir. Her neyse, gayet güzel ve her saniyesinde ilginç bir hikaye yaşanan 3 yıl geçirmiştim orada. Öyle bir şey ki sanki yapılan o sınavda (LGS, OKS yerine o sene O.Ö.S.S. gibi bir şey deniliyordu) bilgi ölçerken “atraksiyon” potansiyeli yüksek olanları özellikle seçmişlerdi. Hatta onlardan bizim okula girenlerinde geyik potansiyeli hat safhada olanları da bizim sınıfa toplamışlardı. Zaten yurtta kaldığımız için erkekler olarak hemen hemene 24 saatimiz beraber geçtiği için mevcut geyik ve muziplik potansiyelimiz katlanarak artıyordu. Ancak geyik bir yana birbirimize destek konusu çok daha öne çıkan bir husustu. Eeee destek iyi günde, kötü günde ve tabi ki “Sınavlarda” da üst düzeydeydi. Ancak hocaların bu desteği “Çirkin bir şey” olarak görmesi her zaman bizi üzen bir durum olmuştu. Hatta inanmazsınız bu desteği “kopya” olarak algılayan hocalarımız bile vardı, evet evet kopya olarak görüyordu bazı hocalar. Bakın bir örnek olay anlatayım siz de göreceksiniz ki bizim yaptıklarımız tamamen kopyadan başka bir şeydi...

Lisedeki 3 yıl boyunca (1 - 2 istisna hariç) en çok destek ihtiyacını duyduğumuz dersimiz İngilizceydi. Her ne kadar Fen Lisesi de olsak en yüksek ders saati ingilizcenindi. Lise 2 deydik ve ingilizcede son sınav gelmişti. Sınav test olacaktı. Sınıftaki arkadaşlardan birinin ingilizcesi çok iyidi, geri kalanların büyük kısmının ise uzmanlık alanı farklı konulardı, ingilizce konusuda uzmanlık dışında kalıyordu. Eee son sınav, çoğumuzun yüksek notla geçebilmesi için iyi bir not alması gerekiyor. Tabi durum böyle olunca acil destek çalışmalarına girişmek gerekliliği ortaya çıktı. Bir süre düşünüp ve fikir paylaşımı yaptıktan sonra ilgili çalışmalara giriştik. Bu destek çalışmaları kapsamında bir kalem kutusuna sığabilecek büyüklükte üzerinde ufak bir mikrofon sistemi olan radyo vericisi yapıp kalem kutusuna koyuldu. Sınav sırasında bu kalem kutusu ingilizcesi iyi olan arkadaşın (DataBase'in :P) önüne koyuldu, o sınavda cevapları hafif fısıltıyla kalem kutusuna (vericideki ses alıcı kısıma) söyleyecekti, biz de "walkman" lerimizi vericinin frekansa ayarladık, kulaklıklarını da ceketlerin koluna sokup sakladık. Sınavın son 10 dk. sında arkadaş cevapları vermeye bizde kafamızı elimize dayayıp çaktırmadan cevapları radyodan dinleyerek almaya başladık. Tabi dikkat çekmemek için herkese 2 şer sayı verildi o numaralı soruları yanlış yapcaktı özellikle, zira hoca herkesin aynı puanı almasından kıllanabilirdi. Sonuçta destek çabaları sonuç verdi herkes sadece 2 yanlış yapıp 90 aldı ortalamalarımız da çok keyif verici oldu, ayrıca da bu olay mükemmel bir eğlence oldu bize. :P (((:

Şimdi, elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, bu yaptığımızın neresi "kopya", kim diyebilir ki bu yaptığımız kopya çekmek. Sorarım size bu çaba, emek, uğraş, organizasyon, fikir ve destek çalışmasına kopya demek insafsızlık olmaz mı??? Yanlış mıyım?? Bu yaptığımız kopyadan apayrı bir şey değil mi ama??? (((((:

Not: Bu yaptığımızdan hiç bir hocanın haberdar olmamış olması, falso vermeden temiz bir şekilde işin içinden çıkmış olmamız sebebiyle bu yaptığımıza hocalardan kopya çekmek diyen olmadı, olamadı, ama haberdar olsalardı kesinlikle bu çabaya çamur atıp(!) kopya derlerdi :P :P

7 Ocak 2008 Pazartesi

Sen Neymişsin Be Yeşilçam

Eveeettt... En son yazımda "Süperman Dönüyor" filminden bir kaç görüntü paylaşmıştım sizinle ve devamında Yeşilçam'da bu tarz uyarlama filmlerin aslında çok olduğunu ve bir kısmını sizlerle paylaşacağımı söylemiştim. 2 gündür ciddi bir araştırma yaptım ve birazdan okuyacağınız listeyi oluşturdum. Bakın inceleyin Listenin sonunda da ufak bir anı yer alıyor, o anı da bu filmlerin çekildiği dönemi çok güzel özetliyor, es geçmeyin okuyun derim (((:
Ufak bir rica: Liste ilginizi çeker, bir yerlerde paylaşacak olursanız, en azından kaynak göstermenizi rica ediyorum (((:

Tarzan İstanbulda1952
Orhan Atadeniz Filmi
Konu Tarzan'ın İstanbul macerası.
Eser
Edgar Rice Burrougs'un çizdiği çizgi romandan

Drakula İstanbul'da1953
Mehmet Muhtar Filmi
Konu Drakula'yı öldürüp Alman kızıyla aşk yaşayan bıçkın bir delikanlının öyküsü.
Eser Brahm Stoker'in "Dracula" adlı romanından

Görünmeyen Adam İstanbul'da1955
Lütfi Ö. Akad Filmi
Konu Karısını öldüren asistan Ali ile, Kimyager Cemil'in macera öyküsü.
Eser H. G. Wells'in "The Invisible Man-Görünmeyen Adam" adlı romanından

Örümcek Adam1966
Cevat Okçugil Filmi
Konu Polise ve bağımlı olduğu şebekeye ikili oynayan örümcek adamın macerası.
Eser Spiderman Çizgi Romanından

Fantoma, İstanbulda Buluşalım1967
Natuk Baytan Filmi
Konu İstanbul'da karşılanan Fantoma ile Yarasa adamın fantezisi.

Baytekin Fezada Çarpışanlar 1967
Şinasi Özonuk Filmi
Konu Baytekin'in feza macerası
Eser Alex Raymond'un "Flash" isimli çizgi romanlarından

Mandraki Killinge Karşı1967
Oksal Pekmezoğlu Filmi
Konu Tatilini geçirmek üzere İzmir'e gelen bir Hintli prensesle Mandrake ve Killing'in macerası.
Eser Killing foto romanları dizisiyle, Lee Falk'ın çizgi romanlarından
-
Killing Ölüler Konuşmaz 1967
-
Killing İstanbul'da 1967
-
Killing Frankeştayne Karşı 1967
-
Killing Canilere Karşı1967
-
Killing Ölüm Saçıyor1971

Binbaşı Tayfun 1968
Tolgay Ziyal Filmi
Eser Captain America adlı çizgi romanlardan

Kızıl Maske1968
Tolgay Ziyal Filmi
Eser Sy. Barry'nin çizgi romanlarından

Kızıl Maske 1968
Çetin İnanç Filmi
Konu Babası öldürülen bir gencin intikam öyküsü.
Eser Sy.Barry'nin çizgi romanlarından

Aynı sene iki farklı kızıl maske filmi çekilmiş o sebeple iki tane kızıl maske aynı senede var, bende bir yanlışlık yok yani :P

Zagor1970
Mehmet Aslan Filmi
Konu Zagor'un maceralarının öyküsü.
Eser "Zagor" adlı çizgi romandan

- Zagor Kara Bela1971
-
Zagor Kara Korsanın Hazineleri 1971

Sınderella Kül Kedisi (Renkli) 1971
Süreyya Duru Filmi
Konu Sinderalla ile rüyasında gördüğü Prensin aşk öyküsü.
Eser Perrault'un "Kül Kedisi" adlı masalından

Kızıl Maskenin İntikamı1971
Cevit Yürüklü Filmi
Konu Arkadaşını öldüren Kont'un peşine düşen Kızılmaske'nin intikam öyküsü.
Eser Sy. Barry'nin çizgi romanlarından

Süper Adam1971
Cahit Yürüklü Filmi
Konu Beyaz zehir kaçakçılığı yapan bir çeteyle kıyasıya mücadele eden süper adamın macerası.
Eser "Superman" çizgi romanlarından

Bombala Oski Bombala 1972
Çetin İnanç Filmi
Konu Yerli bir Roket Adam öyküsü.

Kaplan Kadın Dehşet Adasında1972
Tancan Akın Filmi
Konu Bir kadının macera öyküsü.
Eser "Tiger Woman" adlı çizgi romanlardan

Bedmen (Yarasa Adam) 1973
Savaş Eşici Filmi
Konu Yarasa adamın öyküsü.
Eser Batman çizgi romanlarından

Turist Ömer Uzay Yolunda (Renkli) 1973
Hulki Saner Filmi
Konu Bir profesörle, Turist Ömer'in bir gezegende geçen güldürüsü.
Eser "Uzay Yolu" adlı TV dizisinden

Üç Dev Adam (Renkli) 1973
Fikret Uçak Filmi
Konu Uyuşturucu madde kaçakçılarıyla mücadele eden üç komiserin öyküsü.
Eser Marvel karakterleri "Captain America", "Spiderman" ve "El Santo"nun çizgi romanları

Şeytan (Renkli)1974
Metin Erksan Filmi
Konu Ruhuna şeytan giren küçük bir kızın öyküsü.
Eser Aynı isimli bir Amerikan filminin yerli uyarlaması

Pembe Panter Gangsterlere Karşı (Renkli)1975
Oğuz Gözen Filmi
Konu Pembe Panter'le Temel Reis'in maceralı öyküsü.
Eser Bir televizyon filmi dizisinden

Dünyayı Kurtaran Adam (35 Mm)1982
Çetin İnanç Filmi
Konu Bir uzay macerasının öyküsü.

Üç Süpermen Olimpiyatlarda (35 Mm)1984
İtalo Martinengi Filmi
Konu Üç süpermenin öyküsü.

Listeyi oluştururken;

1 - http://www.turksinemasi.com
2 - http://sozluk.sourtimes.org
3 - GIOVANNI SCOGNAMILLO'nun TÜRK SİNEMA TARİHİ
ve FANTASTİK TÜRK SİNEMASI adlı kitaplarının,
4 - http://www.frmtr.com
ve tabi ki www.google.com 'un büyük yardımı oldu, bu sitelere ve kitaba emeği geçenlere teşekkürler...

scognomillo'nun "Fantastik Türk Sineması" kitabında sayfa: 358;
("Bombala Oski Bombala" filminin çıkış hikayesi)
"Bir gün Samsun eşrafından Necdet Bey diye bir filmci Karahafız ve İnanç'ın ortaklaşa kurduğu Osmanlı Film'e gelir ve film sipariş eder. bir Ayhan Işık'lı film, bir Kadir İnanır'lı film derken, pazarlık tıkanır. "jet rejisör" Çetin İnanç da bu renkli filmleri al, bir de siyah beyaz macera filmi vereyim der. Adam kabul eder. Ertesi gün filmler teslim edilecektir, fakat bir sorun vardır. Ortada öyle bir siyah beyaz macera filmi yoktur. İnanç hemen çalışanlarına "şöyle uçanlı kaçanlı bir Amerikan serial'ı bulun" der ve "Roket Adam Dönüyor" diye bir film bulunur ve film bir günde çekilir.


6 Ocak 2008 Pazar

Amerika'daki Esmerlik Hakkında Tespitler (!)

Ömer'in anlattığı Kızılderili hikayesi ve Amerika'nın keşfi zamanındaki ehemmiyetli mevzuları okudum. Çok hoşuma gitti. Açıkçası İngiliz ve benzeri diğer batılıların en asil(!) duygularla bu kıtaya gidişi, onlara bilimselliği, deneylerde bu denli aktif roller vererek tanıtmaları ve kendilerini bu geldikleri kıtada evlerinde hissettirecek kadar sevdirmeleri bizim gibi barbar (!) bir ırkın anlayabileceği kadar basit şeyler değildi. İşte Ömer'in bu satırlarını okurken duygulanmamak, hislenmemek, göz yaşlarını tutmak çok zordu.

Biz Türkler olarak o kadar da yakın olmadığımız bu Amerika kıtası hakkında çok fazla şey bilmediğimizi düşünüyorum. Bu yüzden Merak Ettim de ekibinin bir üyesi olarak merak ettim ve Peru'dan Jose adlı [Hoze diye okuyabilirseniz daha makbule geçer] pek saygıdeğer kardeşimden beni bu konuda bilgilendirmesi için rica ettim. Emesen oturumlarımızda çok koyu çetler yaptık kendisiyle. Bu konuda da sizi, aldığım süper bilgilerden birkaçıyla bilgilendirmek istedim. Elbette bu yazı esnasında okuyacaklarınız kulaktan dolma bilgiler olup orada yaşayan bir elemanın tarih bilgisiyle ve benim anlayabildiğim İngilizcemle sınırlıdır. Bundan sonraki satırları okurken sıkılırsanız kusura bakmayın.


Amerigo Vespucci ve Kristof Kolomb biraderlerin hikayesini üç aşağı beş yukarı herkes bildiği için bununla vaktinizi almayacağım. Yalnız kendileri Portekizlilerin ve İspanyolların hizmetinde denizcilik yaparak Amerika'ya ulaşmışlar ve Güney Amerika'daki ekseriyet, İspanyol ve Portekiz kültürünün hakimiyetine girmiş. Benzer şekilde de kuzeyde İngiliz egemenliğini görürüz. Tam bu noktada küçük bir fark göze çarpar. Kuzeye medeniyet getiren(!) İngiliz ve diğer Avrupalı göçmenler; evlerini, ailelerini, tası tarağı toplayıp hepsini yanlarına alarak bu kıtaya ayak basmışlar. Dolayısıyla Kızılderililerle olan ilişkileri hep seviyeli olmuş(!). Yani kısaca kadın erkek demeden katledilen insanların ardında çok bir şey kalmamış.

Halbuki İspanyollar ve Portekizliler ailelerini arkalarında bırakıp gelmişler [Aile derken evet, gelenler erkek ve arkada kalanlar da onların eşleri oluyor]. E tabii deniz yolculukları öyle hızlı ve istenildiği zaman olmuyor o zamanlar. Dolayısıyla güneyin yerlileri ile İspanyollar ve Portekizliler arasında daha bir yakınlık peyda olmuş. Zaten ben eskiden İspanyolların hepsini esmer falan sanırdım, halbuki bu "Latin esmerliği" İspanyollardan değil, Amerikan yerlilerinden kaynalanıyormuş. Demek ki İspanyollarla İngilizlerin farkı bu olmuş. Kuzeyde herkese kıyılmış, güneyde ise genelde erkeklerine kıymışlar, hanımlarını da (Duman'ın yaptığı gibi) kendilerine saklamışlar.

Bu "medeniyet götürme" projesi kapsamında en temiz iş tümden kıyım yapan İngilizler tarafından olmuş. Bundan dolayı da çalkantılı dönemleri en hızlı geçenler Kuzey Amerika'dakiler tabii. Lâkin güneydekiler çok uğraşmışlar. Direnişler falan... İşin ilginç yanı İspanya krallığından ayrılmak için de çok savaş verilmiş. Bunun yanında bu kıtaya İtalyanlar da gelmiş ve Arjantin dolaylarında kendilerine yer edinmeye (!) çalışmışlar. Hem bu yeni gelen İtalyanlara hem de İspanyollara yer yetmemiş olacak ki, Arjantin'de, Güney Amerika'nın gördüğü en büyük katliamlar yapılmış. Burdan da bir sonuç çıkarmam gerekirse Arjantinliler o kadar da esmer değillerdir.

Düz mantık gibi oldu ama gerçekten de şahsen tanıdığım tüm Arjantinliler sarışındı. Maradona hariç.

Süperman Dediğin Ahanda Böyle Olur ((:





Ekleme: 5. Fotoğraftaki yeşilimsi "süs" pardon gezegen Kripton gezegeni bilginiz olsun kültürünüz artsın diye açıklayıvereyim dedim, kıyağımı unutmayın :P
Evet Ödüllü sorumun cevabı olan "Superman Dünüyor" filminden bir kaç kare ((: ve buyrun bir kaç da bilgi ((:
1978 yılının sonunda ilk "Superman" filmi çekilmiş Amerika'da. Üzerinden henüz 1 yıl bile geçmeden 1979 da daha önce 1974 yılında "Tarzan - Korkusuz Adam"ı da hem yazıp(!) hem yöneten Kunt Tulgar yazıp yönettiği başrolünde Tayfun Demir (Haşim Demircioğlu) in oynadığı "Süperman Dönüyor" filmi ortaya çıkmış. O dönemdeki imkansızlıkları da göz önünde bulundurup çok da fazla eleştirmemek lazım belki ama o imkansızlıkları görüp, gidip aşk filmleri ya da komedi filmlerini taklit etmeyi bırakıp böyle fazla imkan ve para gerektiren işlere neden girilmiş anlaması güç doğrusu. Ya bir de sadece "Superman" değil, "Rambo", "Batman", "Zagor", "Dracula", "Godzilla" ve dahasının Türk versiyonları çekilmiş, yani diyecek pek bir şey yok ((: Bu uyarlama(!) filmlerini bir liste halinde ve kısa açıklamaları ile sizlerle paylaşacağım bir sonraki yazımda beklemede olun ((:

Şimdilik "Superman Dönüyor" ile ilgili IMDB linkini paylaşayım sizlerle,
http://www.imdb.com/title/tt0392818/

2 Ocak 2008 Çarşamba

DVD Hediyeli "Mim"imsi Aktivite...



Zamanın birinde pek muhterem sayın Kayhanoviç bir ferman yaymış yedi düvele. "Kimkiiii sorulan soruyu bileeee, "Lost Room" adlı 3 bölümlük şaheser bir film adresine kargo aracılığı ileeee tarafımdan gönderileeeee... Ammaaaa izlendikten sonra derhall aynı yol yordam izlenerek bir başkasına iletileeee... buuuu adet haline gelsin bu DVD elden ele gezsin. Kim ki bu zinciri bozaaaaa başına geleceklere baştan razı olaaaaaa... Duyduukk duymadık demeeyiiinnn". Bunun üzerine halk sorulan soruyu bilip bu çok orjinal bir ana fikre ve senaryoya sahip filmi elde etmeye çalışmış. Ve günün birinde o özel kişi gelmiş soruyu bilmiştir. İnehk kod adlı bu şahıs kısa bir süre içinde kapısında kargo elemanını ve kargoyla gelen Lost Room DVD sinin belirmesiyle "Özel Emanet" i devralmış. Gel zaman git zaman İnehk filmi izlemiş ve görevini yerine getirmek için bir soru da o sormuş. Amma ve lakin bu soruyu Arkadaşlarıyla sohbet anında sormuş ve pek muhterem HeyCorç kod adlı şahıs soruyu bilmiş ve Emaneti teslim almış. Veee gün gelir sorusunu yöneltir pek muhteren şahıs HeyCorç. Soru etrafa haykırılırken olaylardan ve Ferman'dan bihaber olan ben de kulak misafiri olup cevabı vermiş bulundum. Hatta o anda orada bulunan yine çok sayın muhterem MaymunKral'ın ek sorusunu da bilince iki adet (isteğim üzerine biri "actionman" diğeri de "spiderman" li) kurşun kalem de kazanmış oldum. Ben daha olayın içeriğine vakıf olamamışken bir de baktım ki film elimde, hatta oturmuş izliyorum. Sonradan araştırdım ve bilgileri edindim. Yalnız pek muhterem sayın Kayhanoviç'in fermanı ortadan kaybolmuş ve artık tarih sayfalarının arasında yerini almış bir "Efsane" haline gelmiş. Hatta "Lost Post" olarak anmanın doğru olacağını düşünüyorum :P

Evet şimdi görev sırası bende ve sorumu soruyorum;




Yıllar öncesinde çekilmiş olup başlangıç kısmında olaylar anlatılırken, fonda Uzayı, Gezegenler ve Yıldızları gösterirken bu görüntüler için küçük top ve yıldız şeklindeki süslerden faylanıldığı (o gördüğünüz yuvarlak süs topların hepsi birer gezegen :P ), belki de bir kısmınızın varlığından bile haberdar olmadığı "Türk Sinema Filminin" TAM ADI nedir??

Evet sorum bu. Açıkcası bu kadarcık bilgiyle seyretmemiş veya dikkat etmemiş kişilerin bilmesi çok zor. Ama belki de bir o kadar da kolay ((: Pazar gününe kadar bilen çıkmazsa büyük bir ipucu vereceğim ki o zaman bilmek çok daha kolay olacak.
Bakalım doğru ve TAM ismini ilk kim söyleyecek ve Özel Emanet (HeyCorç'un da dediği gibi belki de NESNE, hatta Esas Nesne) olan "Lost Room" DVD sini kim alacak??!! Ayrıca bir kıyak da ben yapıp sormuş olduğum filmi de beraberinde yollayacağım. (((:
Eveeeet... Haydi bakalım cevapları görelim ((:

31 Aralık 2007 Pazartesi

Kızıldarililer, Neyin Nesisiniz?? Uzaylı mısınız Yoksa??

Geçenlerde yazdığım "Amerikan Dream" adlı yazımda Amerika'nın keşfedilmesi ve sonrasında Kızılderililerin başına gelenlerden kısmen bahsetmiştim. O yazıya Pınar yorum yapmış ve "Kızılderililer'in Türklerden geldiği söyleniyor, aslı nedir Merak Ettim de" demiş. Ben de şimdi sadece kendi fikrimi, hani etrafta duyup da söyleyeceğim şeyler değil, kuracağım mantıksal bağları söyleyeceğim. Bakalım ne çıkacak (((:
Öncelikle jeolojik, arkeolojik ve bilimum ilgili "-ojik" ekli bilimler Dünyadaki mevcut karaların daha önceden bir birleri ile birleşik olduğu daha sonra ayrılmaya, birbirlerinden uzaklaşmaya başladıklarını söyler. Diğer kıtalardan hemen hemene bağımsız olan Amerikada yaşayan insanların oraya bu ayrılma ile gittiğini var sayarsak o zaman Kızılderililerin milleti konusunda pek de yorum yapamayız.
Kızılderililerin bu karaların ayrılması olayından çok sonraları oraya gelmiş olduklarını düşünürsek, ki bu daha güçlü bir ihtimal, Sibirya'dan Amerikaya geçiş yapmışlardır denilebilir. Kısaca Türklerin ana topraklarından ya da civarından gitmiş olmaları gerekir. Yani mekan olarak Atalarımız aynı mekandan gelmiş demektir ve aynı atalardan gelme ihtimalimiz daha büyük ihtimalle gündeme getirilebilir.
Mekansal analizler bir yana, kültür ve yaşantı ve benzeri konulara gelirsek;
Türkler de (Uygurlar öncesinde) Kızılderililer de göçebe hayatı yaşamış. Hayatları sürekli çadırlarda geçmiş, iki taraf da hayvancılıkla uğraşmış, tarımla pek ilgilenmemişler. Kısaca iki tarafın da hayatı At üstünde geçmiştir.
Gök Tanrı inancı iki tarafta da görülür. Türklerdeki "Şaman" kavramı aynı şekilde, sistemde Kızılderililerde de vardır. İki tarafın da Tanrı inancı çok fazla ve ön plandadır.
İdari konularda da sistem benzerlikleri vardır. Bir tarafta bizim "Şef" olarak isimlendirdiğimiz lider "saltanat" sistemiyle değişir. Türklerde de "Şef" yerine "Hakan" ismi vardır ama işlemiş olan sistem hemen hemene aynıdır.
İki tarafta da gruplanmalar vardır. Türklerde bu gruplara "Boy" denilmiş. Kızılderililerde ie ne denildiğini bilmiyorum ama bu sistem de bire bir onlarda da var.
Erkek çocuk iki tarafta da daha önem verilmiş ve iki tarafta da erkek çocuk kahramanlık yapıncaya kadar isim verilmemiş ya hut yaptığı kahramanlığa göre ismi değiştirilmiştir.
İki tarafta da hayvanlar kutsal sayılmış pek çok hayvanın ayrı bir yeri olmuş. Gerekmediği sürece asla hayvanlara zarar verilmemiş, yer yer hayvanları efsanelerde önemli vazifelerle konu etmişlerdir.
Son olarak da dış görünüşleri her ne kadar aynı gibi olmasa da Kızılderililer de Türkler de çok benzer yüz yapılarına, ten rengine sahiptirler.
Ha bir ekleme daha ;
Tarih tekerrürden ibarettir. Avrupalılar yeni bir yaşam alanı bulmuş, gemilerlerlerle bu yeni yaşam alanına geçiş yapmışlardır. Afrikalılar da köle olarak buraya yerleştirilmişlerdir. Günümüzde Amerikan dediğimiz herkes çoğunlukla ya Avrupa ya da Afrikaya uzanan bir soydan gelmiştir. Bu bağlamda belki de "Yeni bir yaşam alanı bulan TÜRKLER" Sibirya'nın Kuzey-Doğusu'ndan Amerikaya geçiş yapmışlar ve oranın yerlisi olmuşlardır ya da orada (belki) bulunan yerli bir halkla karışıp bu gün ki "Kızılderililer" meydana gelmiştir.
Bunu bilemiyoruz. Ama saçma da gelmiyor. Çinliler için Türk mü? denilse saçma gelir zira tarihin başından beri bilinen bir ırk onlar, ama Kızılderililer'in Amerikanın keşfinden önce Dünyanın bildiği bir ırk mı yoksa bilmediğimiz bir ırk mı olduğunu bilemiyoruz, haliyle de "Türk" olabilecekleri ihtimali mantıklı gelebiliyor.
Ama belki de Uzaylıdırlar da çaktırmıyorlardır. Hatta o sebeple Amerikada bol bol U.F.O. görülüyordur(!) yol üstü ne de olsa :P
Benim bildiklerim, düşündüklerim fikirlerim bunlar. Tamamen kişisel ve sadece benim kafamdaki mantığıma dayanan şeyler. Ha bilimesel kesinliği olan yazılar okumak isterseniz tabi ki öncelikle Google amcaya başvurabilirsiniz. Ayrıca da Merve'nin yazdığı ayrıntılı yazıyı okuyabilirsiniz. (((:

29 Aralık 2007 Cumartesi

Dikkat Tema Çalışması Var!!...

Değişiklikleri pek sevmeyen, içime sinmiş bir şeyse kesinlikle bozmaktan yana olmayan birisiyimdir, o sebeple de blogumun hemen hemene açılışından beri, ki yaklaşık 5 ay oldu, aynı basit tema ile duruyordum. Ama dün Merve ye tema ararken bir tane tema gözüme takıldı, mavi manyaklığım tuttu yine :P Aldım koydum temayı bloguma, sonra da dedim burda biraz eksiklikler var, hemen temada oynamaya başladım. Öncelikle yazı yazılan kolan ve sağdaki kolon çok dardı onları Ya-Sin in de başını ağrıtarak genişlettim. Sonra "eee madem kar var kardan adam niye yok" deyip kardan adam koyma fikrine giriştim. Bu sırada süper bir fikir geldi aklıma ve bulduğum bir kardan adam resminin üzerinde bir miktar oynama yaparak sağ tarafa iliştirdim. Şu an itibari ile bulduğum "Süper Fikir" projesinde 3 kısımdan birincisi tamamlandı. İkinci kısmı nasıl yapacağıma izlenecek yol konusunda Ya-Sin'le sabaha kadar kafa patlattık sonun da bir yol bulduk. Bu düşünme sürecini sebebini ve ne üzerien düşündüğümüzü 2. ve 3. kısımı da yapınca anlatacağım. Şimdilik Tema bu inşaat halinde kaladursun bakalım (((:

Not: Tema değişikliği sırasında bağlantılar ve diğer sayfa ögeleri sıfırlanması gerekti. bağlantıları ayrı bir dosyaya kaydetmeme rağmen problem oldu. Eğer bağlantılarıma yazmayı unuttuğum birileri olduysa özür diliyorum, hatırlatılabilirse sevinirim..

26 Aralık 2007 Çarşamba

Mim Furyası; Sezon 1 / Bölüm 5

Eveeet, bir süredir beklemede olan, Tatlıcadının göndermiş olduğu mim'de sıra. İlginç mimlerden biri olmuş hatta bayağı ilginç bir mim. Mimin konusunu öğrenmek için Tatlıcadıca'ya bakabilirsiniz. Buyrun miminizin "Merakettimde"ye daha doğrusu bana uyarlanmış hali (((:

Yemek olsam ne yemeği olurum??
Kesinlikle sebze yemeği olmazdım. yani sebzeli temek olabilirdim ama yemeğin ana malzemesi mutlaka ET olmalı ((: Hangisi olurum dersek de kesinlikle sonu KEBAP ile biten bir yemek olurdum. İskender Kebabı, Ali Nazik Kebabı, Adana Kebabı, Urfa Kebabı... diye uzar gider bu liste. Haaa hatta kabap ve yanında bir de buz gibi şişe kola olurdum (((: (bu daha çok ne olurdum değil de "Biri sana bir yemek ısmarlayacak olsa ne ısmarlasın??" sorususuna cevap oldu ama çaktırmayın :P )

Müzik aleti olsam ne olurum??
Kesinlikle Perdesiz Gitar. Herkese ses verir, ama herkese hakkı kadar ses verir. Eğer sıradan birisi aldıysa eline çoğunlukla saçma sesler çıkarır tek tük güzel sesler çıkar, haliyle kötü gitar denilip kenara konulur. Biraz bilen birisi ondan gayet güzel sesler çıkarabilir. Amaaa... Özel birisi ise, kabiliyetli ve bilgisi iyiyse o zaman o gitardan öyle güzel sesler çıkar ki hatta pek çok enstruman sesini çıkarabilir kişi o gitardan. Aslında ney de olmak isterdim aynı perdesiz gitardaki gibi tamamen kişinin özelliklerine ve bilgisine göre ses verir ney de. Ama o kadar huzur veren biri olamadığım için perdesiz gitar olarak kalmam daha yerinde olr (((:

Araba olsam ne olurdum??
Bugatti marka araba olurdum. Zaten görüntüsü ve şıklığı bitiriyor insanı ama daha da ilginci hazetede okuduğum bir haberin girişiydi;
"Kroyum ama para bende diyenlerdenseniz bilin ki Bugatti marka araba alamazsınız." görünce çok gülmüştüm. Zira Bugatti almak için önce başvuru yapıyorsunuz, sonra uzun bir değerlendirme sürecinden geçip değerlendiren komisyon soyluluğunuza, yaşantınıza hayat tarzınıza uygun derse o zaman satış yapılıyor yoksa 5 - 10 misli para da verseniz olmuyor ((: hatta Türkiye temsilciliğini yapan Doğuş Oto'nun açıklamasındaki şu cümle sanırım yeterli: "Türkiye’de hedefimiz yılda 1 adet Bugatti Veyron satmak. Daha fazlasının satılacağını düşünmüyoruz" ((:

Aylardan hangisi olurdum??
Ağustos olurdum. Hem tatil insanlar mutlu mesud olurlar hem de bizim memlekette "Gonyada" üzümlerin, mısırların falanolduğu aydır, pek bir lezizdir, tatından yenmez bir aydır P

Ayakkabı olsam hangisi olurdum??
Spor ayakkabı tabi... (((: nedeni yok Spor Ayakkabı olsam yeter bee :P

Kıyafet olsam ne olurdum??
Bu soruyu günlük hayattan beni bilen tanıyan herkes tartışmasız "ŞAPKA" diyeceğimi tahmin edecektir. Zira şapka benim için çok özel bir şeydir. 7 farklı şapkam vardır, kıyafetlerimin renk tonuna göre şapka takarım, böyle bir psikopattan ancak şapka olur işte :P:P

eveeet sorularımız bu kadarmış. Eeee şimdi kimin başını yakalım... Hımmm sizi seçtim Dilek ve Başak Esin (Nam-ı Diğer BESİN :P )... Haydi siz ne olurdunuz görelim bakalım (((:

24 Aralık 2007 Pazartesi

Amerikan Dream!!! - Bölüm 1

Not: Parantez içinde ünlem koymayı yazının bir kısmından sonra özellikle bıraktım nasılsa rahatlıkla anlaşılabiliyor nerede koyulması gerektiği (((:
Amerika, 1492 tarihinde keşfedilene kadar Amerika hakkında sadece söylentiler vardı. Zaten bilindiği gibi Amerika'ya ilk ayak basıldığında Hindistan sanılmış, oradaki yerlilere "indian" / "hint" denilmiş. Bu yolculuğun bu denli kolay olmasından kıllanılmış, " bir terslik var bu işte" denilmiş olsa gerek, bulunan "kara" biraz araştırılmış, kurcalanmış ve burasının Hindistan olmadığı, yeni bir kıta olduğu ortaya çıkmış. Bu kıtanın ismine de "Burası Doğu Asya değil ulen, Basbayağı yeni bir kıta" diyen "Amerigo Vespucci" nin ismi verilmiş. (Yani şöyle ki, bu karanın Doğu Asya olmadığını, yeni bir Kıta olduğunu "Abuzer Paşa" diye bir denizci isbat etmiş olsaydı, bu gün Amerika kıtası Abuzer Kıtası olarak anılacaktı :P) Bu "kara"nın Hindistan olmadığı anlaşılınca da yerlilere verilen "Indian" , "Hint" yerine "Kızılderili" manasında kullanılmaya başlanmış. Zamanla, her fırsatta Osmanlı'nın yaptığı "Barbarlıklar"dan(!!) bahsedip gayet medeni(!!) insancıl(!!) tarihleri ile bizlere medeniyet(!!) öğreten, Avrupalılar bu kıtaya yerleştikçe, yerlilerle yani "kızılderililer"le muhabbeti kurmuşlar, onlara ateşli silahları uygulamalı olarak öğretmişler. Bu sırada da "Kızılderililer"den ellerindeki toprakları kibarca(!!!) rica(!!) etmişler. Eeee "Kızıldrililer" afedersiniz eşşek değiller ya, onlar da Avrupalıların Ricalarını(!) kırmayıp "İsteyin yeter ki sizi mi kıracağız" deyip, evlerini barklarını hediye(!!) etmiş, gitmişler. Yalnız her ne hikmetse bu "Rica" sürecinde kızılderililerin mevcut nüfusunun %70 - %80 i belki de daha fazlası ölmüş. Bu durumun nedeni bilinmese de sanıyorum Kızılderililer daha önce hiç ateşli silah görmedikleri için, Avrupalılardaki ateşli silahları görürler ellerine alıp kurcalarken yanlışlıkla ya kendilerini ya da başka Kızılderilileri vururlar veya silah ellerinde birbirleri ile şakalaşırken silah patlar. Büyük ihtimalle bu iki durum sebebiyle o kadar kayıp verilmiştir. İşte bu süreçte Kızılderili ölümleri ile Avrupalıların ilişkisi sadece bu kadardır, tamamen iyi niyetli ve paylaşımcı olmaları sebebiyle(!!!!!) bu noktada adları geçmektedir.
Bu sebebpsiz(!) ölümlerin olduğu süreç uzun ve kanlı yıllar devam etmiştir ve Kızılderililer günün birinde ki günümüzden yaklaşık 150 yıl önce Avrupadan gelmiş yeni adları ile Amerika devletine "Ateş kes yapalım, biz sizin silahlarınızla oynamayı bırakalım, zaten bir avuç kaldık onlar yaşasın bari" demişler. O gün bu gündür Amerika'nın asıl sahipleri, yerlileri Bolivya da çoğunlukta olmak üzere, Amerika'nın kuzeyin de belirli alanlarda yaşarlar. (Nesli tükenen hayvanlardan bahseder gibi oldu bu son cümle ama sonuçta onlar da nesli tükenen insanlar). İşte 150 yıl sonra bu Asıl Ev Sahipleri Amerika'nın Kuzeyinde bağımsızlıklarını ilan edip ayrı bir ülke olduklarını açıkladılar, bir iki gün önce. Bayram da misafirlere (evin kızı olmayınca) hizmet etmekten zaman bulduğum ve nete girdiğim bir anda Merve(nam-ı diğer Guij..) Kızılderililerin özgürlüğünü ilan ettiğini söyleyince öğrendim ben de durumu. Bakalım gelişmeler ne olacak ama en önemlisi "Beni vatandaşlığa kabul ederler mi acaba ???" ne dersiniz??
İşte bu son gelişmeler bir ırkın, "Kızılderililer"in ırkları adına son çırpınışları. Zira sayılarının azlığı bir yana atalarının gelenek göreneklerini, bıraktıkları mirası her ne kadar devam ettirmeye çalıştılarsa da Aktif bir şekilde "dejenere" edilmişler ve ediliyorlar hala. Zaten bu konu Avrupa ülkelerinin ve Amerika'nın çok başarılı olduğu bir konu... "Dejenere" etmek... Aslında bizde Türk Milleti olarak çok iyi biliyoruz bu konuyu. Yalnız bizim uzmanlığımız "Dejenere" etmek değil de "Dejenere" olmak hususunda. Hatta bu konuda çok da başarılıyız, ödüle bile layık görülebiliriz....
Devamı 2. Bölüm de (((: